Posts Tagged With: Şiir

Prafa

Prafa diye bir iskambil oyunu olduğunu öğrendim. Aynı sözcük hem Kazancakis’in Zorba romanında bir Girit kahvesinde gözlemlenenler anlatılırken hem de Sait Faik’in ‘Deli Çay’ şiirinde geçince merak edip baktım. Bilinen ve sevilen de bir oyun imiş meğersem. Dilinden hiç anlamadığım kağıtlar onlar 😉 Siz tanır mısınız bu oyunu?

Geceleyin üç ayaklı titrek masalarda oynanan
Kazıklı prafa partilerinin
Bıçak çektirdiği lüks lambalı kahveler…

(‘Deli Çay’ şiirinden)

 

 

Reklamlar
Categories: Dil, Edebiyat, Kültür | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Şimdi Sevişme Vakti

Sait Faik Abasıyanık tarafından kaleme alınmış ‘Şimdi Sevişme Vakti’ adlı şiirin Ezginin Günlüğü şarkılarından birisi olduğunu öğrendim.

Categories: Edebiyat, Müzik | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Şarlatan!

Nazım Hikmet’in Pierre Loti’yi hiç sevmediğini öğrendim. Buyurunuz ünlü yazar için 1925’te yazdığı şiiri:

Esrar!
Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
şadırvan!
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgârlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!

İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
dakikada 1.000.000 basılan
kitapların
şarkı!
Lâkin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu,
olmayacak!

Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar!
Avrupanın ambarı!

Asya!
Amerikan dretnotlarının tel direklerine
senin Çinlilerin
uzun saçlarından
sarı mumlar gibi asıyorlar kendilerini!
Himalayanın
en yüksek
en dik
en karlı tepesinde
Britanya zabitleri cazbant çaldırıyorlar,
kara tırnaklı ayaklarını daldırıyorlar,
Paryaların
beyaz dişli ölülerini attığı Ganja!
Anadolu baştan başa
Armistrongun
talim meydanı oldu!
Asyanın bağrı doldu!
Şark
yutmayacak
artık!
Bıktık be bıktık!
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze!
Hattâ sen
sen Piyer Loti!
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize
geçen
tifüsün biti
senden daha yakındır bize
Fransız zabiti!
Fransız zabiti sen,
o üzüm gözlü Azadeyi
bir orospudan
daha çabuk unuttun!
Kalbimize diktiğin
Azadenin taşını
bir tahta hedef gibi topa tuttun!
Bilmeyenler
bilsin:
sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin!
Şarlatan!
Çürük Fransız kumaşlarını
yüzde beş yüz ihtikârla şarka satan:
Piyer Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer,
Şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karşısında cigara içerdim!
Ben elimi size verdim,
size verdik biz elimizi
kucaklayın bizi
Avrupanın sankülotları!
Sürelim yan yana bindiğimiz al atları!
Menzil yakın
bakın
kurtuluş günü artık sayılı.
Önümüzde şarkın kurtuluş yılı
bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor.

 

*******************************************

HİKMET Nazım, “835 Satır (Şiirler 1)”, (Ed.Güven Turan, Fahri Güllüoğlu), Bütün Şiirleri, Mehmet Hikmet, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008, s.34-37.

Mahmut Keçeci‘nin sesinden şiiri dinleyebilirsiniz.

Sevmeme nedeni net değilse AGOS‘tan detaylı okuma yapabilirsiniz.

Categories: Ülkeler, Edebiyat, Ekonomi, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kelime Bulucu

Scrabble gibi kelime oyunlarında sizin yerinize sözcük bulan bir web sitesi öğrendim. Örneğin ‘lur’ ile biten kelimeleri listeletebiliyorsunuz. Hatta elinizdeki harfleri yazıyorsunuz, o size kelime türetiyor. Kelimeler.net sitesi bir yandan da sözcük öğrettiği, hafiften Türkçe dersi verdiği ve de kelime oyunları hakkında bilgi verdiği için hoş bir site ve kelimelerle çok ilintili bir işiniz varsa oldukça yararını görebilirsiniz gibi geldi. Örneğin şiir yazarken bir türlü uyak tutmadı diyelim, çıldırmadan önce buraya başvurabilirsiniz. Beyninizi zorlamanız her zaman daha iyi olsa da bu sizin tercihiniz. Ama Scrabble oynarken karşımdakinin telefonundan kelime aradığını görürsem de kalkar giderim yani. Bu da benim tercihim. 

Bugün bir Scrabble oynayalım o zaman. İyi Pazarlar!

Categories: Dil, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Haymatlos 1

İstanbul sokaklarında takılan, içerken küfür bonkörü bir tavır sergileyen ve lakin bir şiir okuması istenince duruşu, bakışı ve hatta sesinin rengi bile değişen, ayrıca bir sürü şiiri ezbere okuyabilen Haymatlos¹ Müştak Galip Erdem adında bir karakter olduğunu öğrendim. Fakat bulduğumla yitirdiğim bir oldu. Lakin sözlüklerde yer alan bilgiler de netteki videolar da birkaç yıl öncesinde son buluyor ve kim olduğunu kimsenin bilmediği beyefendinin izi bu dünyadan tamamen silinmiş gibi bir görüntü var. Kendisini biliyorsanız bir-iki cümle yazar mısınız?

**************************

¹Almanca ‘heimatlos’ kelimesinden türemiş olan tabir, ‘vatansızlık’ yani herhangi bir ülkenin vatandaşı olmama durumunu anlatmak için kullanılır. Bir sebeple uyrukluğunu yitirmiş, hiçbir devletin yurttaşı olmayan, dolayısıyla yurdu olmayan yani ‘yurtsuz’ demektir.

Categories: Dil, Diğer | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Uyan Vedat

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın intihar teşebbüsleri olduğunu, oğlu Vedat’ın ise gencecik yaşında Galata Kulesi’nden atlayıp öldüğünü öğrendim.


Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini
Bu nankör insanlara
Bu kalleş dünyaya inat
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat
Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Veronez Yeşili

Yusuf Atılgan gibi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın da renklerin dünyasına kapıldığını öğrendim. Atılgan’ın 1959’da basılan “Aylak Adam” adlı başyapıtı gibi Ümit Yaşar’ın 1957’de kaleme aldığı ‘Kardeş Değiliz’ şiiri de ilginç isimlere sahip renklerle süslü. ‘Kobalt mavisi’ ve ‘Veronez yeşili’ iki eserin ortak tonlarından. 

Veronez yeşilini inceledim biraz ama üzgünüm ki net bir bilgiye ulaşamadım. BSTS Güzel Sanatlar Terimleri Sözlüğüne göre veronez yeşili, zümrüt yeşili ve tavus yeşili yani tavus kuşunun kuyruğuna cazibesini veren olağanüstü yeşil aynı tonu anlatıyor. Almanca bir kaynak, Van Gogh tarafından yapılmış ve Paul Gauguin’e ithaf edilmiş otoportredeki yeşilin de veronez yeşili olduğunu söylüyor (Schweinfurtergrün).

İngilizce bir kaynak da veronez yeşili bir renk değil tekniktir diyor.

Kaynakların her biri farklı ele aldığı, aslında bu konuda çok da bir Türkçe kaynak olmadığı, yabancı kaynaklara ait görsellerin bazılarında da veronez yeşili olarak daha yumuşak bir ton gösteriliyor olduğu için tam bir çıkarımda bulunamamış olsam da bir dönemin yazın dünyasını meşgul etmiş renklerden bir olduğu aşikar verona yeşilinin.

Ümit Yaşar Oğuzcan – ‘Kardeş Değiliz’ şiirinden:

Bir model kız geldi soyundu karşımda
Saçlarından üç fırça yaptım
Üç tüp boyam vardı
Veronez yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
Hepsini kattım birbirine
Senin yeşilini buldum
Senin yeşilinde orkestralar Debussy’den çalıyordu
Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

[Mehmet Yıldırım tarafından]

Categories: Dil, Edebiyat, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Otuz Beş Kere Maşallah

Otuz Beş Yaş şiirinin otuz beş dizeden oluştuğunu öğrendim. Nedenini-nasılını anımsamadığım bir şekilde ezbere bildiğim üç-beş şeyden biri olan bu güzel Cahit Sıtkı şiirinin 35 dizesi olduğunu fark etmemişim daha önce.

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , | 1 Yorum

Dante’yi Tanır mısınız?

Voltaire’in şöyle bir lakırtı ettiğini öğrendim: İtalyanlar Dante Alighieri için ‘ilahi’ der ancak ozanın yazılarını pek de anlamazlar. Az okunan bir yazar olduğu için Dante’nin ünü sürecektir. Voltaire bu düşüncesini “Felsefe Sözlüğü” adlı yapıtında ‘Dante’ başlığı altında yazdığı yazıda dile getirmiş.

Bu bana neredeyse her vatandaşımızın iyi bildiği “Otuz Beş Yaş” şiirini anımsattı. 1970’lerden beri dinlenmekte olan ünlü Hümeyra şarkısı sebebiyle olsa gerek herkes ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ dizesini bilir ve söyler de, ‘Dante gibi ortada olmak’ ne demek pek merak eden olmaz. Dante’nin kaderidir belki de anlaşılmamak. Cahit Sıtkı ise bırakın yolu yarılamayı 46’sında ölmüş bir şairimizdir.

[Mustafa Guvenen]

Yazın, felsefe ve müzik dünyasının duayenlerine saygılarımla.

Categories: Edebiyat, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Edebiyat Ödülü

1942-1946 yılları arasında roman ve şiir dallarında ‘CHP Edebiyat Ödülleri’ verildiğini öğrendim.

Categories: Edebiyat, Tarih | Etiketler: , , , , , , | 1 Yorum

Yeniden Başlayabilseydim Yaşamaya

Herkesin Jorge Luis Borges tarafından yazıldığını sandığı “Anlar” adlı şiirin aslında ona ait olmadığını öğrendim. Tam olarak kime ait olduğu bilinmiyor. Hatta orijinali İngilizce mi İspanyolca mı ondan bile emin değil insanlar ama İngilizce yazılmış bir düz yazının İspanyolca şiirselleştirildiğine inanıyorlar çünkü İspanyolcası daha müzikselmiş. Ben kısaca yazdım tabii. Daha geniş araştırmalar var yoksa. 

 

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , , , | 1 Yorum

Ne Olursan Ol

“Gel, ne olursan ol yine gel” diye başlayan şiirin Mevlana’ya ait olmadığını öğrendim.

Categories: Edebiyat | Etiketler: , | 4 Yorum

Çakır

Çakır‘ sözcüğünün iki anlamını öğrendim. ‘Çakırkeyif’ kelimesindeki çakır ‘şarap’ anlamına geliyormuş (Arapçada şrp sessizleri içmekle ilgili herhangi bir şey olabilir tabii, illa bizim bildiğimiz şarap olmak durumunda değil). Ama bir de, -yeni olgunlaşmaya başlamış meyveyi kastettiğinden midir yoksa içilen meşrubatın verdiği keyiften mi bilinmez-  akılları baştan alan, arzulanan hanımları anlatmak için ‘çakır‘ tabiri kullanılırmış ki Sabahattin Ali’nin bir şiirinde gözlerden yaş getirecek denli canlı betimlenen bir çakır kişisi sahne alır ve can yakıcı hatun Sevgili Ali yetmezmiş gibi bir de mükemmel yorumcu Nükhet Duru tarafından ölümsüz kılınır. Nasıl ustaca resmedilmiş bir öyküdür o… Kaç çakıra nasip olur? Tüm çakırların en azından saygı görmesi dileğiyle…

Altın saçlarını sıkıca tarar,
Sonra iki örgü yana bırakır;
Ayağında pembe dallı mor şalvar,
Taze gelin gibi süzülür çakır…

Beyaz ellerine kına yaraşır,
Mavi gözleriyle bir içim sudur.
Efeler onu el üstünde taşır;
Köyün bir tanecik orospusudur.

Çakırsız olamaz hiç bir eğlence
Herkesin gönlünü kaplar çünkü sis…
Bazan mal olsa da iki üç gence,
Yine çakırını ister her meclis…

Geniş meydanlarda yakılır çıra,
Çakır nazlı nazlı dokunur defe…
Süt gibi rakıyı sunar çakıra
Gür bıyıklı, ateş gözlü bir efe…

Gitgide açılır sırma cepkenler;
Kıllı göğüslerinden süzülür rakı.
Bazan birisinin bağrına girer,
Elma soymak için alınan çakı…

Çakır yılan gibi döner, kıvrılır
-Sırma saçlarında fildişi tarak-
Tabanca çekilir, bıçak sıyrılır,
O döner elini şıkırdatarak…

Yalnız bazı kere taze gelinler,
‘Bize kocamızı ver!..’ diye inler…
O zaman çakırın gözü doludur…

O zaman gözünün önüne gelen
Cepheden şehitlik alıp yükselen
İncecik bıyıklı bir yavukludur…

Categories: Edebiyat, Müzik | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Hangi Münevver

Şair Nazım Hikmet’in dayısının kızı ve aynı zamanda dördüncü hayat arkadaşı olan Münevver Andaç‘ın, mükemmel Fransızcasıyla çok başarılı ve ödüllü, aranan bir çevirmen olduğunu öğrendim. Sadece Nazım’ın değil Yaşar Kemal’in ve Orhan Pamuk’un eserlerinin de Fransızlar tarafından okunmasını sağlamış. Aynı zamanda son derece kültürlü bir üniversite hocasıı olan Münevver Hanım’ı sadece şairin oğlunun anası ve yıllar sonra ortada bıraktığı kadını olarak anmamamız gerekir. Ancak Nazım Bey’e yazdığı mektuplar da, sergilediği üstün Türkçe hakimiyetinin ötesinde, dönemin olaylarına ışık tuttuğu ve yeniliklere eleştirel bakış açısını yansıttığı için çok değerlidir. Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bir mektuptan şunu öğreniyoruz: Münevver Hanım 1957’de bir konserde izlediği keman virtüözü David Oistrakh‘ın sanatına hayran kalmış ve ilahileştirerek dile getirdiği bu hayranlığını şairimize yazdığı bir mektubunda anlatınca şu şiirin doğmasına neden olmuş:

 

Kaynaklar:

Cumhuriyet Gazetesi – 15 Ocak 2015 (Mektup)
Cumhuriyet Gazetesi – 16 Mayıs 1999 (Andaç’ın yaşamöyküsü)

 

 

Categories: Dil, Edebiyat, Konser, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Kötülük Çiçekleri

Baudelaire tarafından kaleme alınmış şiirlerden oluşan ve 1857’de çıkan “Kötülük Çiçekleri” (Les Fleurs du Mal) adlı eserin yayımlanışından çok kısa bir süre sonra toplum ahlakını hiçe saydığı, toplumsal değerleri aşağıladığı gerekçesiyle mahkemelik olup ceza aldığını ve eserde yer alan altı şiirin Fransa’da yüz yıla yakın bir süre yasaklı kaldığını öğrendim.

Bu şiirlerden biri olan “Lanetlenmiş Kadınlar”:

 (Suveyda SH)

 

Baudelaire hakkında detaylı okuma: Aydanur Saraç, Mavi Melek

Categories: Ülkeler, Edebiyat | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Poe’ya Ne Oldu?

Bir Ekim günü yaşamını yitiren Edgar Allan Poe’nun ölümünün kesin nedeninin bilinmediğini, 166 yıl önce gerçekleşen bu sır ölümün gizemini hala koruduğunu öğrendim. Seçimlerin yapılmakta olduğu yağmurlu bir Baltimore gününde (Maryland, ABD) tuhaf bir durumda bulunup hastaneye götürülen Poe, Richmond’dan (Virginia) dönüyordu ve önce bir iş için Philadelphia’ya, sonra da New York’a gidecekti, ama olmadı. Düğününden on gün önce, kırk yaşında hayata gözlerini yumdu, alelacele kıyılan cenaze törenine katılan yedi kişinin eşliğinde belli belirsiz bir mezara gömüldü.

Ölümünden önceki dört gün bilinci yerinde olmadığı için başına gelenleri anlatamayan, Baltimore’da bulunuşundan önceki beş gün kadar da kendisinden hiç haber alınamayan Edgar Allan Poe’nun şimdiye kadar ileri sürülen olası ölüm nedenleri arasında intihar, serserilerce dövülme, zengin nişanlısının erkek kardeşlerince öldürülme, epilepsi, alkol, kolera, kolera için kullanılan ilaç sebebiyle civa zehirlenmesi, kuduz, iyi bir kadın-sever yakıştırmasıyla frengi, ilerleyip zatürreye çevirmiş grip, karbonmonoksit zehirlenmesi ve cooping‘e kurban gitmiş olması var. Dedektif öykülerinin mucidi olduğu için dünyamızdan böyle sır gibi ayrıldığını iddia eden romantikler bile var ama tabii belli mi olur bir yazarın da neler yapabileceği?

Yazarın sır ölümüne bu yakıştırmaları yapmalarının nedeni onu bulduklarında tuhaf davranışlar sergiliyor oluşu. Hastaneye yatırıldığında bilinci tam olarak yerinde değilmiş. Uyuşukluk ve zihin karışıklığı durumları sergiliyormuş ve hatta halüsinasyonlar görüyormuş. Tabii büyük bir kısım -bugün de geçerli olduğu gibi- ‘alkolik’ yakıştırmasına sığınma kolaylığını tercih etmiş. İçkiden öldüğü savının yerleşmesinde en büyük etken, ölümünün ardından biyografisini yazan rakibinin Poe’yu ayyaş ve kadın düşkünü bir afyon bağımlısı olarak resmetmesidir şüphesiz.

Bir barda bulunması da bu savı destekliyor kendilerince, ama bulunduğu yer bir bar olmasının yanı sıra oy kullanılan bir yerdi ve üstelik o gün Baltimore’da seçim günüydü. Tüm bunlar başkasının giysileri içinde bulunması gerçeğiyle birleşince ‘cooping‘ ihtimali daha da güçleniyor aslında. Ama oldukça tuhaf ve kendine uymayan kıyafetler içinde bulunmasını illegal çetenin işine değil de içki için kendi giysilerini satmasına bağlayan da var.

“Doktor ölüm raporuna ‘frenits’ (çılgınlık, cinnet, bilinç kaybı, beyin iltihabı) yazdığına göre değerli yazın insanının ensefalit ya da menenjitten muzdarip olması ihtimali olabilir” diyor günümüz uzmanları. Ensefalit yani beyin iltihabının belirtilerinin de uyuşukluk hissi, baş ağrısı, ateş, kusma, çift görme, konuşma bozukluğu, zihinsel karışıklık, denge bozukluğu ve sara nöbetleri olduğunu düşünecek olursak… neden olmasın?

Öte yandan, “büyük ihtimal, epilepsi (sara) hastası idi, alkolle birleşince ölümcül oldu” diye yorumlayan da var, ki içinde alkol geçse de bu yorum kulağa daha insani geliyor. Bu arada Poe da kız kardeşi de bir kadeh bile içse lökür lökür içmiş kadar etkilenirlermiş bir rivayete göre. “Zaten Edgar içkiyi bırakmıştı” diyen de var. “Muhtemelen beyninde lezyon olduğu için azıcık da olsa alkole çok tepki verdiğini” söyleyip tümör olasılığına inanan da.

Poe Richmond’dan ayrılmadan önce kendini pek iyi hissetmediği için doktor bir arkadaşını ziyaret etmiş ve arkadaşı da ona yola çıkmayıp dinlenmesini salık vermiş. Doktor tavsiyesini dinlemeyip yola çıkarak rahatsızlığının ilerlemesine sebep olduğunu, zamanla artan ateş ve benzeri şikayetin halsizliğe, bilinç kaybına ve hatta halüsinasyona kadar varmış olabileceğini iddia eden de var, o yılların modasına uyup kuduz olduğunu savunan da. Ama ısırık izlerine rastlanmamış ve sudan da korkmuyormuş. 166 yıl öncesinin olmayan hastane kayıtlarına dayanarak fikirler yürütmek zor olduğu için Edgar Allan Poe’nun ölümünün ardındaki sır perdesi de çeşitli kollarca farklı yerlerinden aralanıp durmaktan öteye gidemiyor.

Poe hayranı olan Charles Baudelaire’e göre şairin ölümü, “uzun zamandır hazırladığı bir intihar gibiydi”. Demek ki, Poe’yu Fransızcaya kazandıran Baudelaire, şairin içtiğine ve uç bir hayat yaşadığına inanan taraftaydı. Peki öyleyse bile, üç yaşındayken annesini, ardından babasını, onbeş yaşlarındayken de aşık olduğu kadını yitiren, bir aile tarafından sahiplenilerek bakılan ancak bir süre sonra bu ailenin kendi annesi gibi sevdiği hanımını kaybeden, yalnız ömründe ayakta durmaya çalışırken evlendiği gencecik eşini ölümün kucağına veren bir sanatçı için içmek ve belki de yitirdiği kadınların intikamını almak olası bir davranış şekli değil midir? Okuduğu okulun Matematik derslerini mezar taşlarındaki tarihleri kullanarak yaş hesaplamayla yapan, Beden Eğitimi dersinde mezar kazılmasına yardım eden bir çocuk büyüyünce hayatı nasıl görür? İngiltere’de büyüyüp, sevemediği Amerika’da yalnız kalmak, kardeşlerinden ayrı yaşamak, para kazanacağı yazıları yazabilmek için önce parmaklarını mum alevinde ısıtmak sıradan yaşam kesitleri midir? Okulundan ve ordudan ayrılmak? Bütün üretkenliğine rağmen fakir yaşamaya devam eden bir insanın, geleceği boş ve kasvetli görmesi normal değil mi? Shakespeare’in Juliet’ini canlandıran tiyatrocu annesinin her gece sahnede ölüp oyundan sonra dirilmesini üç yaşına kadar devamlı izlemiş bir evlat olarak ölüm karşısındaki tutumunun anormal olabilmesi ihtimali normal değil mi? Peki her gece ölüp dirilen Jülyet’in bir ölümden uyanmayışına tanık olmanın bir çocuğu ömür boyu harap etmesi normal değil mi? Bunların hepsi, parasızlıktan ısıtmakta zorlandığı eşinin ardından yazdığı ve neredeyse tüm dünyanın bildiği ‘Annabel Lee’ şiirinin başarısı kadar normaldir kanımca.

 

Kaynaklarım:

The (Still) Mysterious Death of Edgar Allan Poe – Smithsonian.com (Natasha Geiling)

13 Haunting Facts About Edgar Allan Poe’s Death – biography.com (C.P.Semtner, Edgar Allan Poe Museum, Richmond)

Engel, E. (2002). Oscar Nasıl Wilde Oldu? (Z. Avcı, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Beyin İltihabı Nedir? genelsaglikbilgileri.com

 

Youtube’dan bu konuda Discovery’nin hazırladığı ama Türkçe seslendirmeli bir belgesel izlemek isterseniz – “Ölülerin Öyküleri: Edgar Allan Poe” – Michael Mcdonough tarafından sunulmuş:

 

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Bay Milor

Tüm Türkiye’nin ‘gurme’ olarak bildiği ve özellikle üniversite öğrencilerinin, programlarını yalanarak seyrettiği Vedat Milor’un aslında ekonomist, sosyolog, hukukçu ve akademisyen olduğunu öğrendim. Aslen Konyalı olan Milor’un soyu babaanne tarafından Mevlana’nın ilk eşine dayanıyormuş (Celaleddin-i Rumi olsa gerek). Akrabalar arasında millet vekilleri, bakanlar da olan ve Atatürk’ü evinde ağırlamış olan sülalenin bağları (Meram Bağları) filan varmış. Milor’un Almanya’da mühendis olmuş dedesi ilk meyva sularını (Meram Meyva Suları) üreten başarılı bir işadamı imiş. Tek çocuk olan Milor’un çok küçük yaştayken annesi ve babası boşanınca, babaannesi ve dedesiyle büyümüş ama orta ikideyken dedesi de ölünce Galatasaray Lisesinde yatılı okumaya başlamış. 16 yaşındayken de babaannesi ölünce, ‘kadınları fazla seven’ babası ve tiyatro-sinema oyuncusu olan yeni eşi Gül Gülgün Hanımın ünlü tiyatrocularla dolup taşan evine dahil olmuş ve böylece, her şeyi satmaya başlayan babasının yanında, çok büyük bir servetin onbeş yılda uçup gittiğini gözlemleyip paranın önemsizliğini öğrenme fırsatı edinmiş (şu an Konya’da sahip oldukları hiç bir şey yok örneğin). Bir yandan da 26 yaşındayken depresyona giren, güzel ama çok mutsuz anneciğini izleyerek tatminsiz bir çocukluk geçirmiş. Okuduğum her röportajında, annesiyle gittikleri bir Çin Lokantasında annesinin çok güldüğünü anlatması, ne kadar derinden etkilendiğini gösteriyor. Dostları Can İren’in intiharıyla birlikte sarsılmışlar örneğin. Kendisi ergen bir delikanlıyken, bir subaya çok aşık olan annesinin kaygılarıyla kendinden çok ilgilenmiş, onun için endişelenmiş. Bu adamla evlendikten sonra ise annesini pek doğru düzgün görememiş zaten.

 

Galatasaray Lisesinde yatılı okuyan Milor evde iyi yemek piştiği için okulda hiç yiyemezmiş. Ayrıca diğer çocuklarla doğal olarak pek uyuşamıyormuş. Onların oyunları ilgisini çekmiyormuş ve arkadaşlarının oyun oynarken tek dertlerinin kazanmak ya da kaybetmek olması ona tuhaf geliyormuş. Gönüllü olarak sosyal değilmiş yani ve kendine yarattığı dünyada hiç de yalnız hissetmiyormuş kendisini. Çocuk Milor sinemayla ilgilenir, yönetmen olmak ister, şiir yazar, şiirlerini Can İren’e mektupla yollar, büyüklerle sohbet etmekten keyif alırmış ve çok çok okurmuş. Ne yapacağını bilemeyip sürekli okuyormuş. İktisatçı olmasını isteyen ailesinin isteğiyle Boğaziçi Ekonomide ve London School of Economics’te eğitim almış ve ardından Berkeley’de (ABD) Sosyoloji Doktorası yapmış. Türkiye ve Fransa’da planlama ve ekonomik kalkınmanın karşılaştırmalı analizini yaptığı doktora tezi ABD’de en iyi tez seçilmiş. 1991’de Dünya Bankası’na girmiş (Kemal Derviş’le çalışmış). Eşine uzak kalmamak için Stanford’da Hukuk eğitimi alma yoluna gitmiş. Karısı Linda’nın teşvikiyle mutlu olduğu işleri yapabilmesi için akademisyenliğe son vermiş ama Brown, Princeton ve Koç Üniversitelerinde de çalışmışlığı var. Bir ara Vehbi Koç burs vermek istemiş.

 

Özellikle masa tenisi ve teniste çok iyi olduğunu ve çok hızlı koşabildiğini de yeni öğrendiğim Milor, nasıl iyi futbol oynanacağı konusunda da yine şair dostları Can İren’den tüyolar almış çocukken. Ellerinin titremesiyle bildiğimiz rahatsızlığından dolayı şimdi bu kadar iddialı olmasa da çocukken arkadaşları arasında onu kurtaran konular bu sportif başarılarıymış. Ellerinin titreme sebebini ise çok fazla balık ve kabuklu tükettiği için vücudunda civa fazlalığı olmasına veriyor değerli dünya vatandaşı.

 

Can İren 9-10 yaşlarındaki Milor için “Bu çocuk Bay Herkes olmayacak” demiş. Sayın Milor’un Bay Herkes olmadığı ve asla olamayacağı gün gibi aşikar.

 

******************************************************************

Mesut Yılmaz’ın yanında üvey babası tarafından nasıl kırıldığı, şiir yazmayı neden ve ne zaman bıraktığı gibi, Vedat Milor’un hayatına dair bir çok ilginç detay içeren röportajlara bir bakmanızı öneririm.

RÖPORTAJLAR:

Ayşe Arman (Hürriyet – 20.11.2011)

Tan Sağtürk (Tan Sağtürk Akademi – 28.07.2013)

Can Binali Aydın (BirGün – 19.07.2015)

 

GÜL GÜLGÜN & OKTAY MİLOR:

Selami Ates (Sinema Esintileri – Gül Gülgün Kimdir)

Türk Nostalji (2 Aralık 1961 tarihli bir dergiden – Gül Gülgün & Oktay Milor)

Categories: Edebiyat, Ekonomi, Eğitim, Psikoloji, Sinema, Spor, Tarih, TV, Yiyecek | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Başlıksız Şiirlerin Şairi

Tezer Özlü’nün öykülerinden birini adadığı, bir diğerinde söz ettiği Can İren‘in, iyi eğitim almış, başarılı bir maden mühendisi olmanın yanı sıra, zamanın şairlerinden olduğunu (hayatı: 18.02.1941-30.09.1967) ama 26 yaşında iken “içimize asit döktüler” diyerek o yıllara ve yaşananlara tepkisini dile getirip siyanür ile yaşamına son verdiğini öğrendim. İntihar notunda ise şu sözlere yer vermiş: “Kimse suçlu değil. Hepsini kendim hazırladım. Kimse sorumlu değil. Nedeni: Bu dünyaya uyamıyorum.”

Demir Özlü, Tezer Özlü ve Oğuz Atay gibi isimlerin dostu Can İren aynı zamanda Vedat Milor’un annesinin ve dayısının da yakın arkadaşıymış ve ölümünün Milor malikanesinde yarattığı sıkıntılar ergen Milor’un da yaşamında önemli travmalara yol açmış. 9-10 yaşlarındaki Vedat Milor’un, yazdığı şiirleri Almanya’da akademik çalışma yapmakta olan Can İren’e mektupla yollaması ve kendine arkadaş bildiği İren’den dönüt alması bize hoş gelen ama Sayın Milor’un buruk bir şekilde dillendirdiği anılardan.

Categories: Edebiyat, Güncel, Yiyecek | Etiketler: , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Cemanuel

Feyza Perinçek arşivinde yer alan yarım kalmış bir Cemal Süreya şiirinde okuduğum üzere 1970lerin meşhur Emanuelle filminin Türkiye’de gösterimini şairin kendisine borçlu olduğumuzu öğrendim. ‘Övünme’ adlı şiirinde geçen ‘Kim serbest bıraktı yasaklanmış Emmanuel  filmini‘ dizesiyle gururunu dile getiren Süreya’nın övündüğü durum şöyle gelişmiştir: Film ülkemize ilk geldiğinde erotik sahneler içermesi sebebiyle yasaklanmış, bu kararın ardından Danıştaya baş vurulmuş, Danıştayın bilirkişi olarak atadığı Cemal Süreya da filmi sakıncalı bulmadığını ifade eden raporunu sununca yasak kaldırılmış, Türk halkı da sanatsal içerikli Emmanuelle serisiyle tanışabilmiştir. Severim ben bilir kişiyi ❤

Categories: Edebiyat, Sinema, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , | 1 Yorum

Sübyancıymış!

Ünlü Fahriye Abla şiirinin başrolünü kapmış hanımefendinin, bu eşsiz eserin şairi olan Ahmet Muhip Dıranas’ın bir komşusu olduğunu öğrendim. Edebiyatımıza güzel eserler vermiş Dıranas’ın çocukluğunda yaşadığı Sinop’ta çobanlık yapmasının da, ardından taşındıkları Ankara’daki öğretmenlerinin Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar olmasının da sanatına katkıları tartışmasızdır, ancak şu bir gerçek ki ‘Fahriye Abla’ adlı şiiri, usta şaire “ellerim kırılsaydı da yazmasaydım” dedirtecek kadar ön plana çıkmıştır.

Gerek yazın, gerek müzik, gerekse film dünyasına damgasını vurmuş dizeleri üretmesini sağlayacak bu büyülü hisleri yaşadığı yıllarda onbeş-onaltı yaşlarında bir delikanlı olan Dıranas sürekli evlerine girip çıktığı evli ve çocuklu ama işveli bu komşu kadına hayranmış. Yıllarını birlikte geçirdiği eşi Münire Dıranas’ın verdiği bir röportajdan Dıranas’ın babasının askeri fabrikada çalıştığı için Cebeci’de yaptırılan işçi evlerinde kaldıkları ve Fahriye Hanım’ın da yine bu evlerden birinde yaşayan bir komşuları olduğu bilgisini öğreniyoruz. Bir dönem Türk kültür hayatının bile şekillenmesine yön vermiş bu hisleri kendisi şu şekilde özetliyor: “Muhip Bey, o sıralarda bir sübyan. Yeni erkek olmuş yani. Fahriye de galiba sübyancıymış!” Ancak yaşı kendisinden çok ileri olan bir hanıma duyduğu hayranlığın damgasını vurduğu bu yaşamın mimarının, ironik bir şekilde, 32 yaşındayken evlendiği Münire Hanım kendinden onbeş yaş küçüktür.

Sayın Münire Dıranas ile yapılan röportajı okumak için: Ebru Toktar Çekiç, Akşam Gazetesi

**************************************************************************************

FAHRİYE ABLA

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın,
Hala dağları karlı Erzincan’da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hatırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye Abla!

 

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: