Posts Tagged With: Şair

Güzel Bakan Gözler Birbirini Bulur

Fotoğraf sanatçısı Yıldız Moran’ın, şair Özdemir Asaf’ın eşi olduğunu öğrendim. Ve de aslan burcu olduğunu 😀 

1932 doğumlu Moran, Robert Kolej’de öğrenim görür. Ardından İngiltere’ye gider ve fotoğrafçılık eğitimi alır. 1953 yılında ilk sergisini açar İngiltere’de. Sergilerin ve çalışmaların arkası gelir. Onsekiz yaşında fotoğraf makinesi ile tanışıp kendini bu alanda yetiştirmeye başlayan Moran, “Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğraf sanatçısı” ünvanına erişir. Çok gezer ve çok fotoğraflar. İngiltere’de iyi para getiren sanatı Türkiye’de aynı heyecanla karşılanmaz. O da para kazanmak için yılbaşı kartları yapıp satmak ister. Fakat anlaştığı yerle problem yaşayınca, şair Asaf’ın matbaası önerilir kendisine ve titiz çalışmaları övülür. Yıldız Moran matbaadan içeri adım atınca hayatı değişir. Şairi ilk gördüğü günü ve hatta saati bir daha asla unutmaz. Yani 4 Kasım 1954 gününü. O sırada zaten evli olan Özdemir Asaf ile Yıldız Moran’ın evlenmesi ise sekiz yıl kadar sonra gerçekleşir ve bu evliliğin ardından Moran sanatını bırakarak çeviri ve sözlük çalışmaları yapmaya başlar. Üç çocukları olur: Gün, Olgun, Etkin. 1981’de Asaf ayrılır aramızdan, 1995’de de Moran.

Tutkularının peşinden gitmekte hiç tereddüt etmeyen cesur, güçlü ve kararlı kadınlara saygılarımla…

“Zamansız Fotoğraflar” sergisini Antalya’ya getirerek bu değerli sanatçımızdan haberdar olmamı sağlayan Antalya Kültür Sanat’a bir kez daha teşekkür ederim. Sergiden kareler:

Yıldız Moran Arun web sayfası: yildizmoran.com.tr

Bu web sayfası çok kapsamlı ve harika derlenmiş. Kaynağım olan iki röportaja da oradan ulaştım:

Moran ile Röportaj 1: Ses Dergisi, 25.Sayı, 25 Haziran 1983, “Türkiye’nin İlk Kadın Fotoğraf Sanatçısı Yıldız Moran”
Moran ile Röportaj 2: Son Saat, Mart 1955, “Kapanmıyacak Bir Sergi!.” Yüksel Söylemez – Sanat Âleminde

Facebook: Yıldız Moran Arun

Reklamlar
Categories: Antalya, Edebiyat, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Acelesi Olanlardanmış…

Şiir dünyasında çığır açan şair Rimbaud’nun, bunu başardığında fazlasıyla genç olduğunu öğrendim. 16 yaşındayken Latince bir şiiriyle ödül kazanmış, 17’sinde coşmuş, 19 yaşında ilk kitabını çıkarmış, 20’sinde de şiiri bırakmış.

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , | 4 Yorum

Arif’in Bayrağı

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü” dizesiyle başlayan ünlü bayrak şiirinin şairi Arif Nihat Asya’nın, bu şiiri Adana’nın kurtuluşu etkinlikleri için yazdığını öğrendim.

Adana’nın 1922’de Fransızlardan kurtuluşunun kutlandığı 5 Ocak günü kentte her yıl etkinlikler yapılır. Hatay’ın Türkiye’ye bağlandığı 1939 yılında yurt genelinde yaşanan sevincin ardından 5 Ocak 1940 yılı kutlamalarının da daha coşkulu olması istenmiş. Arif Bey’in o zamanlar çalıştığı Adana Erkek Lisesi’ne Milli Eğitim Müdürlüğü’nden görevlendirme yazısı gelmiş. Törende bu okulun bir öğrencisinin şiir okuması istenmekte. Sevgili şairimiz de edebiyat öğretmeni olduğu için konu kendisine iletiliyor. Yeterince uygun bir şiir bulamayan Arif Bey kolları sıvayıp bir gecede Bayrak şiirini yaratıyor ve ertesi günkü bayrak törenine hazır ediyor. En iyi şiir okuyan delikanlıyı çağırıp şiiri eline veriyor. Aydın Gün adlı öğrenci törende bu şiiri mükemmel bir şekilde okuyor ve çok alkış alıyor. Sonraki yıllarda da Arif Bey’in Bayrak şiiri değerinden hiç kaybetmiyor. Şiiri ilk okuyan Adanalı öğrenci Aydın Gün ise büyüdüğünde opera sanatçısı oluyor, Türkiye’de operanın kurucusu olarak kabul ediliyor, Ankara ve İstanbul Şehir Operasını kuruyor, Devlet Operası Genel Müdürlüğü yapıyor. Yani bu alanda çokça katkıda bulunuyor ve Türkiye’de ‘opera’ denince akla ilk bu harika şiir okuyan öğrencinin adı geliyor. Hatta 2017 yılında, doğumunun 100.yılı olduğu için etkinlikler yapılmış da hiç fark etmemişim 😦

Bazı insanların hayatında belli bir tarihin önemi büyük oluyor. Henüz 35 yaşındayken, 5 Ocak günü için yazdığı bir şiirle ünlenip ömür boyu ‘Bayrak Şairi’ olarak anılan Arif Nihat Asya, bir başka 5 Ocak günü hayata gözlerini yummuş.

5 Ocak Adana’nın Kurtuluşu kutlu olsun!

Kaynaklar:

Hürriyet, Soner Yalçın, 6 Haziran 2010
Turkish Music Portal

 

Categories: Edebiyat, Kutlama, Müzik, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Mezarlık Adası

Paris‘te olduğu gibi İtalya’da da turistlerin ilgisini çeken bir mezarlık bulunduğunu öğrendim. İki adacığın birleşmesiyle oluşan Isola di San Michele üzerinde sadece mezarlar ve kiliseler varmış. 19.yüzyıl başlarından beri kent mezarlığı yani ‘cimitero’ olarak kullanılmaktaymış. Venedik’in bir adalar topluluğu olduğu göz önünde bulundurulduğunda kent mezarlığının da bir adada olmasında şaşılacak bir şey yok aslında ama yine de ilginç geliyor tabii. Turist de çekiyor. Ünlü besteci Stravinsky buradaymış örneğin. Ezra Pound da bu adanın protestan mezarlığı bölümünde yatmaktaymış. 

Ancak tabii ne de olsa bir ada olduğu için yer sıkıntısı varmış. Mezarların bir kısmı şifonyer usulü üst üste olsa da başka çözümler de gerektiği için, San Michele’de istirahatte olan bedenlerin kalıntıları bir süre sonra çıkarılıyormuş. Burada 10-12 yıl kadar huzur içinde yatabiliyormuşsunuz. Bu sürenin sonunda, ikinci defin işlemi için ücret ödenirse kemikleriniz bir kutuya aktarılarak daha küçük bir alana gömülüyormuş. Ödenmezse şayet ‘ossuary’ denen, ölü kemiklerinin koyulduğu yerlere aktarılıyormuşsunuz. Mezarlık girişinde, kimin ne zaman taşınacağının listesi varmış. Çok da ‘Rest In Piece’ değil yani 😦

Venedik’ten kalkan vapurlarla beş dakikada ulaşılıyormuş mezarlık adasına. Bu bölgedeki adaları gezdiren turlar da uğruyormuş. Ya da rengarenk Burano adası gibi adalara giderken önünden geçiliyormuş. O da ilginç bir ironi oluşturur herhalde. Neyse… Sağlıklı günler! 🙂

Kaynaklar:

Italy Heaven ve Minor Sights

Categories: Coğrafya, Ekonomi, Kültür, Mekan, Seyahat, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İstinyelinin Sevdası

Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu Ercüment Ekrem’in de yazar olduğunu öğrendim. İstinye’de doğmuş Ercüment Ekrem Talu, İstanbullu oluşuyla pek bir gururlanırmış. 1924’te Cumhurbaşkanlığı‘nda çalışmış. Birçok dil bilen Ercüment Bey öğretmenlik dahil çeşitli görevlerde bulunmuş. Gazetelere makaleler, sohbetler, öyküler yazmışsa da kaynaklar asıl romancılığını övmekte. Zamanının çok satan yazarı olduğu anlaşılan Ercüment Bey’in kitaplarını bulabilir miyiz bilmem.

Ercüment Ekrem Talu’nun torunu da Çiğdem Talu imiş. Yani Türk pop müziğinin pek ünlü şarkılarının sözlerini yazmış sevgili Talu, Recaizade Mahmut Ekrem’in torununun kızı imiş. Gazeteci Umur Talu da Çiğdem Talu’nun kardeşi.

Categories: Edebiyat, Müzik, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İngilizceci Çiğdem

Söz yazarı Çiğdem Talu’nun, İstanbul’da bir özel okulda 17 yıl İngilizce öğretmeni olarak çalıştığını öğrendim. Ben doğduğum yıl mesleği bırakıp şarkı sözü yazarlığına başlamış.

Categories: Edebiyat, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Şarlatan!

Nazım Hikmet’in Pierre Loti’yi hiç sevmediğini öğrendim. Buyurunuz ünlü yazar için 1925’te yazdığı şiiri:

Esrar!
Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
şadırvan!
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgârlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!

İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
dakikada 1.000.000 basılan
kitapların
şarkı!
Lâkin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu,
olmayacak!

Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar!
Avrupanın ambarı!

Asya!
Amerikan dretnotlarının tel direklerine
senin Çinlilerin
uzun saçlarından
sarı mumlar gibi asıyorlar kendilerini!
Himalayanın
en yüksek
en dik
en karlı tepesinde
Britanya zabitleri cazbant çaldırıyorlar,
kara tırnaklı ayaklarını daldırıyorlar,
Paryaların
beyaz dişli ölülerini attığı Ganja!
Anadolu baştan başa
Armistrongun
talim meydanı oldu!
Asyanın bağrı doldu!
Şark
yutmayacak
artık!
Bıktık be bıktık!
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze!
Hattâ sen
sen Piyer Loti!
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize
geçen
tifüsün biti
senden daha yakındır bize
Fransız zabiti!
Fransız zabiti sen,
o üzüm gözlü Azadeyi
bir orospudan
daha çabuk unuttun!
Kalbimize diktiğin
Azadenin taşını
bir tahta hedef gibi topa tuttun!
Bilmeyenler
bilsin:
sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin!
Şarlatan!
Çürük Fransız kumaşlarını
yüzde beş yüz ihtikârla şarka satan:
Piyer Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer!
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer,
Şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karşısında cigara içerdim!
Ben elimi size verdim,
size verdik biz elimizi
kucaklayın bizi
Avrupanın sankülotları!
Sürelim yan yana bindiğimiz al atları!
Menzil yakın
bakın
kurtuluş günü artık sayılı.
Önümüzde şarkın kurtuluş yılı
bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor.

 

*******************************************

HİKMET Nazım, “835 Satır (Şiirler 1)”, (Ed.Güven Turan, Fahri Güllüoğlu), Bütün Şiirleri, Mehmet Hikmet, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008, s.34-37.

Mahmut Keçeci‘nin sesinden şiiri dinleyebilirsiniz.

Sevmeme nedeni net değilse AGOS‘tan detaylı okuma yapabilirsiniz.

Categories: Ülkeler, Edebiyat, Ekonomi, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Uyan Vedat

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın intihar teşebbüsleri olduğunu, oğlu Vedat’ın ise gencecik yaşında Galata Kulesi’nden atlayıp öldüğünü öğrendim.


Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini
Bu nankör insanlara
Bu kalleş dünyaya inat
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat
Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Düşünen Şair

Rodin’in ‘Düşünen Adam’ heykelinin ilk isminin ‘Şair’ olduğunu öğrendim. 

Bakırköy’de yaşayan Düşünen Adam’ın öyküsünü merak ediyorsanız Ferhat Konas sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Categories: Sanat | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Bereketli Toprakların Şairlerinden

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Tarsus’ta doğduğunu öğrendim.

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

Dante’yi Tanır mısınız?

Voltaire’in şöyle bir lakırtı ettiğini öğrendim: İtalyanlar Dante Alighieri için ‘ilahi’ der ancak ozanın yazılarını pek de anlamazlar. Az okunan bir yazar olduğu için Dante’nin ünü sürecektir. Voltaire bu düşüncesini “Felsefe Sözlüğü” adlı yapıtında ‘Dante’ başlığı altında yazdığı yazıda dile getirmiş.

Bu bana neredeyse her vatandaşımızın iyi bildiği “Otuz Beş Yaş” şiirini anımsattı. 1970’lerden beri dinlenmekte olan ünlü Hümeyra şarkısı sebebiyle olsa gerek herkes ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ dizesini bilir ve söyler de, ‘Dante gibi ortada olmak’ ne demek pek merak eden olmaz. Dante’nin kaderidir belki de anlaşılmamak. Cahit Sıtkı ise bırakın yolu yarılamayı 46’sında ölmüş bir şairimizdir.

[Mustafa Guvenen]

Yazın, felsefe ve müzik dünyasının duayenlerine saygılarımla.

Categories: Edebiyat, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yeniden Başlayabilseydim Yaşamaya

Herkesin Jorge Luis Borges tarafından yazıldığını sandığı “Anlar” adlı şiirin aslında ona ait olmadığını öğrendim. Tam olarak kime ait olduğu bilinmiyor. Hatta orijinali İngilizce mi İspanyolca mı ondan bile emin değil insanlar ama İngilizce yazılmış bir düz yazının İspanyolca şiirselleştirildiğine inanıyorlar çünkü İspanyolcası daha müzikselmiş. Ben kısaca yazdım tabii. Daha geniş araştırmalar var yoksa. 

 

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , , , | 1 Yorum

Sylvia & Assia

Üniversitedeyken hayran olduğum yazarlardan birisi olan ve sadece eserleriyle değil yaşantısıyla da beni çok etkileyen Sylvia Plath’in ölüm şeklini biliyordum da, eşi Ted Hughes’un o zamanlar beraber olduğu bir başka kadın olan Assia Wevill’in da tıpkı Sylvia gibi ocağı açıp gaz soluyarak intihar ettiğini yeni öğrendim.

1960’da ve 62’de çocukları olan, 61’de de ev alan Sylvia ve Ted evlilik hayatlarını ve sanatsal paylaşımlarını sürdürmeye devam ederken 1962 yazında Assia adlı Sophia Loren’le Elizabeth Taylor karışımı (kendi arkadaşlarının betimlemesi) kadın boy gösterir. Kimyasal çekime uzun süre karşı gelemeyen (gelmek de istemeyen) Ted ve Assia’nın arasında tutkulu bir ilişki başlar. Takip eden sonbaharda ise Sylvia ve Ted ayrılır. Her şeyin üstüne bir de Assia Wevill’ın hamile kalması ve Sylvia’nın bunu bilmesi, muhtemelen şairin ara ara ziyaret eden intihar düşüncesini su yüzüne çıkaran sebeplerden biri olur. Gerçi o çocuk doğmaz ama bir başka can da yitirilir: 1963 Şubatında Sylvia Plath kendini öldürür. Plath’in intiharından altı yıl sonra, yani 1969’da da, Assia aynı yöntemle canına kıyar. Ancak Plath’ten farklı olarak Wevill, Hughes’tan olan 4 yaşındaki kızını da öldürür. İki kadınını da yitiren Hughes 1970’de ikinci evliliğini yapar.

Bu arada, Sylvia Plath’in kendi intihar sahnesini hazırlarken titiz bir şekilde koruduğu iki yavrusundan o zaman bir yaşında olan Nicholas ise 2009’da kendisini asar.

Öyküsünü bildiğimden beri sadece şair Sylvia Plath için üzülürdüm. Bugünden itibaren, yıllardır kızdığım eşi şair Ted Hughes, ilişkiye girdiği Assia Wevill ve yavrusu ve bu ilişkiyi öğrenince hap alarak ölmeye çalışan şair kocası, Wevill’in ölüm haberini alınca ölen Ted’in annesi, o zaman ölmeyen ama kırklı yaşlarında hayatını noktalayan oğlu ve ömrünce tüm bunlara maruz kalmak durumunda kalmış şair ablası için de üzüleceğim… 😦

 

 

Başlıca Kaynaklarım:

“I’m going to seduce Ted Hughes” by Yehuda Koren and Eilat Negev – The Telegraph
“Written out of history” by Yehuda Koren and Eilat Negev – The Guardian

Categories: Edebiyat, Psikoloji | Etiketler: , , , , , , , , | 1 Yorum

Poe’ya Ne Oldu?

Bir Ekim günü yaşamını yitiren Edgar Allan Poe’nun ölümünün kesin nedeninin bilinmediğini, 166 yıl önce gerçekleşen bu sır ölümün gizemini hala koruduğunu öğrendim. Seçimlerin yapılmakta olduğu yağmurlu bir Baltimore gününde (Maryland, ABD) tuhaf bir durumda bulunup hastaneye götürülen Poe, Richmond’dan (Virginia) dönüyordu ve önce bir iş için Philadelphia’ya, sonra da New York’a gidecekti, ama olmadı. Düğününden on gün önce, kırk yaşında hayata gözlerini yumdu, alelacele kıyılan cenaze törenine katılan yedi kişinin eşliğinde belli belirsiz bir mezara gömüldü.

Ölümünden önceki dört gün bilinci yerinde olmadığı için başına gelenleri anlatamayan, Baltimore’da bulunuşundan önceki beş gün kadar da kendisinden hiç haber alınamayan Edgar Allan Poe’nun şimdiye kadar ileri sürülen olası ölüm nedenleri arasında intihar, serserilerce dövülme, zengin nişanlısının erkek kardeşlerince öldürülme, epilepsi, alkol, kolera, kolera için kullanılan ilaç sebebiyle civa zehirlenmesi, kuduz, iyi bir kadın-sever yakıştırmasıyla frengi, ilerleyip zatürreye çevirmiş grip, karbonmonoksit zehirlenmesi ve cooping‘e kurban gitmiş olması var. Dedektif öykülerinin mucidi olduğu için dünyamızdan böyle sır gibi ayrıldığını iddia eden romantikler bile var ama tabii belli mi olur bir yazarın da neler yapabileceği?

Yazarın sır ölümüne bu yakıştırmaları yapmalarının nedeni onu bulduklarında tuhaf davranışlar sergiliyor oluşu. Hastaneye yatırıldığında bilinci tam olarak yerinde değilmiş. Uyuşukluk ve zihin karışıklığı durumları sergiliyormuş ve hatta halüsinasyonlar görüyormuş. Tabii büyük bir kısım -bugün de geçerli olduğu gibi- ‘alkolik’ yakıştırmasına sığınma kolaylığını tercih etmiş. İçkiden öldüğü savının yerleşmesinde en büyük etken, ölümünün ardından biyografisini yazan rakibinin Poe’yu ayyaş ve kadın düşkünü bir afyon bağımlısı olarak resmetmesidir şüphesiz.

Bir barda bulunması da bu savı destekliyor kendilerince, ama bulunduğu yer bir bar olmasının yanı sıra oy kullanılan bir yerdi ve üstelik o gün Baltimore’da seçim günüydü. Tüm bunlar başkasının giysileri içinde bulunması gerçeğiyle birleşince ‘cooping‘ ihtimali daha da güçleniyor aslında. Ama oldukça tuhaf ve kendine uymayan kıyafetler içinde bulunmasını illegal çetenin işine değil de içki için kendi giysilerini satmasına bağlayan da var.

“Doktor ölüm raporuna ‘frenits’ (çılgınlık, cinnet, bilinç kaybı, beyin iltihabı) yazdığına göre değerli yazın insanının ensefalit ya da menenjitten muzdarip olması ihtimali olabilir” diyor günümüz uzmanları. Ensefalit yani beyin iltihabının belirtilerinin de uyuşukluk hissi, baş ağrısı, ateş, kusma, çift görme, konuşma bozukluğu, zihinsel karışıklık, denge bozukluğu ve sara nöbetleri olduğunu düşünecek olursak… neden olmasın?

Öte yandan, “büyük ihtimal, epilepsi (sara) hastası idi, alkolle birleşince ölümcül oldu” diye yorumlayan da var, ki içinde alkol geçse de bu yorum kulağa daha insani geliyor. Bu arada Poe da kız kardeşi de bir kadeh bile içse lökür lökür içmiş kadar etkilenirlermiş bir rivayete göre. “Zaten Edgar içkiyi bırakmıştı” diyen de var. “Muhtemelen beyninde lezyon olduğu için azıcık da olsa alkole çok tepki verdiğini” söyleyip tümör olasılığına inanan da.

Poe Richmond’dan ayrılmadan önce kendini pek iyi hissetmediği için doktor bir arkadaşını ziyaret etmiş ve arkadaşı da ona yola çıkmayıp dinlenmesini salık vermiş. Doktor tavsiyesini dinlemeyip yola çıkarak rahatsızlığının ilerlemesine sebep olduğunu, zamanla artan ateş ve benzeri şikayetin halsizliğe, bilinç kaybına ve hatta halüsinasyona kadar varmış olabileceğini iddia eden de var, o yılların modasına uyup kuduz olduğunu savunan da. Ama ısırık izlerine rastlanmamış ve sudan da korkmuyormuş. 166 yıl öncesinin olmayan hastane kayıtlarına dayanarak fikirler yürütmek zor olduğu için Edgar Allan Poe’nun ölümünün ardındaki sır perdesi de çeşitli kollarca farklı yerlerinden aralanıp durmaktan öteye gidemiyor.

Poe hayranı olan Charles Baudelaire’e göre şairin ölümü, “uzun zamandır hazırladığı bir intihar gibiydi”. Demek ki, Poe’yu Fransızcaya kazandıran Baudelaire, şairin içtiğine ve uç bir hayat yaşadığına inanan taraftaydı. Peki öyleyse bile, üç yaşındayken annesini, ardından babasını, onbeş yaşlarındayken de aşık olduğu kadını yitiren, bir aile tarafından sahiplenilerek bakılan ancak bir süre sonra bu ailenin kendi annesi gibi sevdiği hanımını kaybeden, yalnız ömründe ayakta durmaya çalışırken evlendiği gencecik eşini ölümün kucağına veren bir sanatçı için içmek ve belki de yitirdiği kadınların intikamını almak olası bir davranış şekli değil midir? Okuduğu okulun Matematik derslerini mezar taşlarındaki tarihleri kullanarak yaş hesaplamayla yapan, Beden Eğitimi dersinde mezar kazılmasına yardım eden bir çocuk büyüyünce hayatı nasıl görür? İngiltere’de büyüyüp, sevemediği Amerika’da yalnız kalmak, kardeşlerinden ayrı yaşamak, para kazanacağı yazıları yazabilmek için önce parmaklarını mum alevinde ısıtmak sıradan yaşam kesitleri midir? Okulundan ve ordudan ayrılmak? Bütün üretkenliğine rağmen fakir yaşamaya devam eden bir insanın, geleceği boş ve kasvetli görmesi normal değil mi? Shakespeare’in Juliet’ini canlandıran tiyatrocu annesinin her gece sahnede ölüp oyundan sonra dirilmesini üç yaşına kadar devamlı izlemiş bir evlat olarak ölüm karşısındaki tutumunun anormal olabilmesi ihtimali normal değil mi? Peki her gece ölüp dirilen Jülyet’in bir ölümden uyanmayışına tanık olmanın bir çocuğu ömür boyu harap etmesi normal değil mi? Bunların hepsi, parasızlıktan ısıtmakta zorlandığı eşinin ardından yazdığı ve neredeyse tüm dünyanın bildiği ‘Annabel Lee’ şiirinin başarısı kadar normaldir kanımca.

 

Kaynaklarım:

The (Still) Mysterious Death of Edgar Allan Poe – Smithsonian.com (Natasha Geiling)

13 Haunting Facts About Edgar Allan Poe’s Death – biography.com (C.P.Semtner, Edgar Allan Poe Museum, Richmond)

Engel, E. (2002). Oscar Nasıl Wilde Oldu? (Z. Avcı, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Beyin İltihabı Nedir? genelsaglikbilgileri.com

 

Youtube’dan bu konuda Discovery’nin hazırladığı ama Türkçe seslendirmeli bir belgesel izlemek isterseniz – “Ölülerin Öyküleri: Edgar Allan Poe” – Michael Mcdonough tarafından sunulmuş:

 

Categories: Edebiyat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Başlıksız Şiirlerin Şairi

Tezer Özlü’nün öykülerinden birini adadığı, bir diğerinde söz ettiği Can İren‘in, iyi eğitim almış, başarılı bir maden mühendisi olmanın yanı sıra, zamanın şairlerinden olduğunu (hayatı: 18.02.1941-30.09.1967) ama 26 yaşında iken “içimize asit döktüler” diyerek o yıllara ve yaşananlara tepkisini dile getirip siyanür ile yaşamına son verdiğini öğrendim. İntihar notunda ise şu sözlere yer vermiş: “Kimse suçlu değil. Hepsini kendim hazırladım. Kimse sorumlu değil. Nedeni: Bu dünyaya uyamıyorum.”

Demir Özlü, Tezer Özlü ve Oğuz Atay gibi isimlerin dostu Can İren aynı zamanda Vedat Milor’un annesinin ve dayısının da yakın arkadaşıymış ve ölümünün Milor malikanesinde yarattığı sıkıntılar ergen Milor’un da yaşamında önemli travmalara yol açmış. 9-10 yaşlarındaki Vedat Milor’un, yazdığı şiirleri Almanya’da akademik çalışma yapmakta olan Can İren’e mektupla yollaması ve kendine arkadaş bildiği İren’den dönüt alması bize hoş gelen ama Sayın Milor’un buruk bir şekilde dillendirdiği anılardan.

Categories: Edebiyat, Güncel, Yiyecek | Etiketler: , , , , , , , , , , | 2 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: