Posts Tagged With: Osmanlı

Bursalı Laklakan

Bursa’da bir leylek hastanesi olduğunu öğrendim. Daha doğrusu, ondokuzuncu yüzyılda dünyanın ilk leylek hastanesine sahipmişiz. ‘Gurabahane-i Laklakan’, sakatlanan leyleklerin yanı sıra göç yolunda sıkıntısı olan diğer göçmen kuşların derdine de deva olmuş yıllarca. Derken bakımsız kalmış binası ve zamanla yok olup gitmiş. Ancak Osmangazi Belediyesi bu değere sahip çıkmayı aklına koymuş ve tarihi Irgandı Köprüsü’nün yanındaki hoş bir binanın restorasyonunu sağlayarak yine laklakana gurabahane olarak 2010 yılında hizmete açmışsa da yeni bina hayvan hastanesi olarak kedi-köpek-kuş, tüm sokak hayvanlarına yardım etmekteymiş.

Ben Pierre Loti’nin bir makalesinden öğrendim, ama Ahmet Haşim’in de “Gurebâhâne-i Laklakan” adında bir kitabı varmış ve Haşim de Bursa’da Haffaflar Çarşısı (Kapalıçarşı’daki ayakkabıcılar) meydanında bakım alan kuşlardan bahsedermiş.

Categories: Edebiyat, Hayvan, Kültür, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Loti Evi

Pek çoklarının ‘eksantrik’ kabul ettiği ondokuzuncu yüzyıl yazarı Pierre Loti’nin Fransa’daki evinin 1969 yılında müze yapıldığını ve günümüzde de gezilebildiğini öğrendim. Rochefort’taki Pierre Loti Sokağında bulunan üç katlı evin içi Loti’ye yakışır biçimde son derece şaşaalıymış. Çok seyahat eden ve seyahatlerinden de mutlaka hayvan ve sanat eserleri toplayarak dönen yazarın doğduğu ev bu hediyelik eşyalarla dolunca yandaki evi de satın almış. İspermeçet balinası dişi, Senegal bilezikleri, Mısır kedisi mumyası, Japon süsleri gibi objeler toplayan bu ilginç insanın evi Cezayir’den alınan kaplumbağa ve mezar taşları gibi çeşitli nesneyle dolup taşarmış. Kaplumbağa çoktan ölmüş olsa da Loti’nin ilk romanı Aziyadé’ye adını veren trajik kahramanın sözde mezar taşı halen Fransa’daki müze evde sergilenmekteymiş. Loti, mezar taşının asıl sahibine olan büyük aşkını İstanbul’da yaşamış, bu aşkın romanı Aziyadé’yi de Rabia Kadın Kahvesi’nde yazmış derler. Yani adı sonradan Pierre Loti Kahvesi olan mekanda. Yani bulunduğu tepenin ismini değiştirerek İdris-i Bitlisi Tepesi yapmak istedikleri mekanda.

Oryantal dünyaya ve özellikle de Osmanlı’ya hayran olan Loti’nin ellerinden çıkan evin bazı bölümlerinde doğu hayranlığı çok net görülüyormuş. Umman sultanının verdiği hançer ve kılıç ile Fas sultanının armağanı olan kılıç ve gümüş kaplama tabancanın da yer aldığı Arap silahları koleksiyonu, damarlı mermer sütunlar, Osmanlı sediri, salon fıskiyesi, ahşap oymalı tavanıyla Türk salonu, çiniler ve çakma cami… Loti, Şam’da yanan bir caminin parçalarını satın alıp Rochefort’a taşımış ve yapıyı evinde yeniden inşa etmeleri için Suriyeli bir ekibi de beraberinde getirmiş.

Ev, halka açık olsa da ziyaret etmek zormuş. Sınırlı sayıda ziyaretçiye izin verildiği için rezervasyon zorunluymuş.

Kaynaklar:

Arthur Clark, Saudi Aramco World, Temmuz/Ağustos 1992 (Cilt 43, Sayı 4)

Elaine Sciolino, The New York Times Style Magazine, 12 Temmuz 2011

 

Categories: Edebiyat, Hayvan, Kültür, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Keşkül

‘Keşkül’ kelimesinin Farsçadan geldiğini ve kâse demek olduğunu öğrendim. Ama her türlü kâse değil. TDK’da verilen tanımı şöyle: “Gezici bazı dervişlerin ve dilencilerin ellerinde tuttukları, Hindistan cevizi kabuğundan, metalden veya abanozdan yapılmış dilenci çanağı.”

Keşkül dediğimiz tatlının adı da ‘keşkül-i fukara’ imiş. Fukara, fakir sözcüğünün çoğuludur. Eskiden, el açmak söz konusu olmasın diye, yardım almak isteyenler koluna keşkül asıp dolaşarak halkın verdiklerini toplarmış. Derler ki, fakirlere dağıtılan tatlı da bu yüzden bu ismi almış.

Farsça keş, ‘çeken’ anlamına gelirmiş. Keşide ve keşmekeş sözcükleri de aynı köktenmiş.

Categories: Antalya, Dil, Ekonomi, Giyim, Kültür, Tarih, Yiyecek, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Lesbian

Denizlerin değerli komutanı Barbaros Hayreddin Paşanın Midilli’de doğduğunu öğrendim. Doğal olarak kardeşi Oruç Reis de bu adada doğmuş. Bunu bilmiyordum. Merkezi Midilli olduğu için bizim öyle isimlendirdiğimiz, ama aslında Yunanca adı ‘Lesbos’ olan bu adayı biz hep şair Sappho ile özdeşleştirmişizdir oysa. Kendisi Lesbos’da doğduğu için ‘Lesbian’ yani Lesboslu olarak anılmaktadır. Sappho’nun öyküsünü bunca insanın bilmesi güzel tabii ama keşke biz bu adayı Kaptan-ı Deryamızın memleketi olarak da öğrenebilseymişiz. Sonuçta Avrupalının Akdeniz’i titreten bir Osmanlı paşasını değil Sappho’yu ön plana çıkarması normal de bizim tarihimizi daha iyi bilmemiz gerekiyor. Geçmişimizi bilelim de, sonra yine “savaşma seviş” diyebiliriz. Bob Marley şarkısında geçtiği gibi yani: “Tarihini bilirsen nereden geldiğini bilirsin. Böylece ‘kim olduğumu sanıyorum ben’ diye bana sorman gerekmez”

 

Categories: Dil, Eğitim, Kültür, Müzik, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Aç Kapıyı

“Aç kapıyı bezirgânbaşı” şarkısıyla oynanan çocuk oyununda adı geçen bezirgân kişisinin ‘tüccar’ olduğunu öğrendim. Belli ki daha çok kumaş alım-satımıyla ilintili olarak kullanılmış bu sözcük geçmişte, çünkü TDK’ya göre bezirgânbaşı, padişahın kullanacağı çuha, bez, tülbent gibi eşyayı sağlamak ve bunları korumakla görevli kişiymiş. Sonuçta satın-alma gibi bir pozisyon. Osmanlının saray dışına görevli çıkan iş kollarından olan bezirgânlık çok kârlı bir işmiş, ama parasal anlamda da büyük sorumlulukmuş. Seyyar oluşları, bu sayede bir sürü macera deneyimlemeleri, surlarla çevrili hayatlar süren kişilere kıyasla o kapılardan girip-çıkabilme şansları belli ki cezbetmiş ahaliyi ve şarkılara konu olmuş. Aç kapıyı bezirgânbaşı demişler de duyan olmuş mu bilmiyorum.

Oyunu oynamış çocuklardan olduysanız bilirsiniz ki bezirgânlar karşılıklı geçip el ele tutuşur ve ellerini yukarı kaldırır. Böylece kapı inşa etmiş olurlar. Sıraya girip bu kapıdan geçen diğer çocuklara da kervan denir. “Aç kapıyı bezirgânbaşı, kapı hakkı ne verirsin, arkamdaki yadigâr olsun, bir sıçan, iki sıçan, üç sıçan” gibi anlamlı sözleri olan şarkıyı söyleyerek tek tek kapıdan geçerler ama her turda bir çocuk yakalanır. Her şey oturdu da, arkadaki yadigârı pek bilemedim 🙂 Olsun… Hiç olmazsa naif oyunlarımız bize yadigâr oldu.

Categories: Dil, Ekonomi, Eğitim, Müzik, Tarih | Etiketler: , , , , , , | 2 Yorum

Engizisyondan Gelen

Anadolu’ya en büyük Yahudi göçünün 1500 yılı civarında İspanya ve Portekiz’den kovulan Yahudiler tarafından yapıldığını öğrendim. Osmanlı padişahının davetiyle topraklarımıza yerleşen halk Kastilyan dili konuşuyormuş.

Categories: Dil, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , | 2 Yorum

Mısır Yunanları

Mısır’da krallık döneminin sona erdiği 1952 yılına kadar, yani 150 yıl boyunca hükümdarlığı elinde bulunduran sülalenin ilk temsilcisi Mehmet Ali Paşa’nın Kavalalı olduğunu, bugün Yunan topraklarına dahil olan Kavala’nın o zamanlar Osmanlı’ya bağlı bulunduğunu öğrendim.

Mısır’ı işgal eden Napolyon’u ve Fransız askerlerini ülkeden çıkarma görevi verilen bir ordunun içinde ilk kez Mısır’a ayak basan Mehmet Ali başarıdan başarıya koşarak Mısır Valiliğine kadar yükselmiş. Mısır’ı askerlik, ekonomi ve eğitim alanlarında geliştirip batılılaştırırken İstanbul’daki Padişahı da itaatiyle ihya etmeye devam etmiş. Ancak oğlu İbrahim Paşa’nın Osmanlı adına gerçekleştirdiği bir ‘ayaklanma bastırma’ işindeki (Mora) başarısından İngiliz, Fransız ve Ruslar hoşnut kalmayarak bu işe taş koyunca ilişkiler çatırdamaya başlıyor. Büyük devletlerin Yunanistan’ı Osmanlı’dan ayırmak istediğini fark eden Mehmet Ali Paşa oğlunu geri çekiyor ama İstanbul’la bazı sürtüşmeler baş gösteriyor. Neyse, uzun bir tarih bu, hepsi anlatılmaz. 🙂

Bu arada, Kleopatra’nın da aslen Yunan olduğunu hatırlatırım. Yani tabii sınırlar yıllar içerisinde değişip durduğu için insanların alakasız görünen yerlerden çıkması çok doğal ama Mısır tarihindeki iki önemli liderin de Yunan geçmişine sahip olması da ilginç bir bilgi.

İbrahim Paşa’nın gözler de tam Mısırlı Mısırlı bakıyor.

Categories: Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Akraba Napolyon

I.Abdülhamid’in kadını ve bir Valide Sultan kişi olan Nakşidil Sultan’ın, Napolyon’un hanımı Joséphine ile akraba olduğu söylentilerinin anlatılagelmekte olduğunu öğrendim. Alt tarafı 1800 civarı olmasına rağmen, ‘kayıt’ denen şey olmadığından kesin bilgiye ulaşılamıyor tabii. Ama hanımların doğum yeri olan Fransız Martinique adası sakinleri bu öyküden bayağı bir yararlanarak turistik çalışmalar yapıyorlarmış. Mis gibi…

Categories: Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İstanbul’da Belgrad

İstanbul’daki Belgrad Ormanının ismini gerçekten Sırbistan’ın Belgrad kentinden aldığını öğrendim. 1521’de Kanuni Sultan Süleyman Belgrad Seferinden dönerken yanında birçok esir de getirmiş Sırp diyarından ve bu savaş esirleri ormandaki eski bir köye yerleştirilmiş. Tabii zamanla köy Belgradlı konuklarından dolayı bu isimle anılmaya başlanmış.

Categories: Coğrafya, Tarih | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Hicaz Demiryolu

Şam ile Medine’yi birbirine bağlayan Hicaz Demiryolu’nun 1908 yılında II. Abdülhamid tarafından açıldığını öğrendim. İstanbul’dan Hacca gidilebilmesini kolaylaştırmak da dahil olmak üzere birkaç nedenle hayata geçirilen bu proje Haydarpaşa’dan Mekke’ye kadar trenle ulaşabilmeyi amaçlıyormuş ancak Medine’de kalmış. Ama yine de Şam-Medine yolculuğunu develerden kurtarıp üç güne indirmesiyle yük taşıyıcılara büyük avantaj sağlamış. Gel gör ki Hicaz olarak anılan bu bölge o zamanlar Osmanlı topraklarına dahil ve böyle bir yolla Osmanlının o bölgede güçlenmesi İngilizlerin hoşuna gitmemiş.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Lawrence idaresindeki Arap grupların tren yolunu tahrip etmeleri neticesinde kullanılamaz hale gelmiş. Sonrasında da Osmanlı’nın altınlarını sakladığını düşünen define avcıları tarafından parçalanmaya devam edilmiş. Hatta incelediğim bloglardan birine yorum yazan bir adamdan şu tümceyi okuyunca hayretler içinde kaldım: “I have a piece of original railway line from this railway contact me if you are interested” (elimde bu demiryolu hattından orijinal bir parça var, ilgilenirseniz benimle iletişime geçin). Şu an çeşitli ülkeler bu hattın bazı bölümlerini kullanıyor. Eski vagonların kullanıldığı yerler bile var. Suudi Arabistan’ın Ürdün sınırına yakın kısmında ise vagonlar düştüğü yerde bırakılmış ve bu şekilde turist çekiyor.

Bu hat başka bir coğrafyada köklenmiş olsaydı eminim çok daha farklı değerlendirilirdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir Sanatçının Kaleminden Demiryolunun Tarihi ve Arabistanlı Lawrence: Bülent Özgen

Eski Fotoğraflar: Nabataea

Yeni Fotoğraflar: Ol’ Big Jim’s Place

Arabistan’daki Devrik Vagon Fotoğrafları: Not So Hairy Jerry

Hattın Şimdiki Durumuna Dair Fotoğraflar: Henrich Center

Konu Hakkında Forum: WOW Turkey

Categories: Ülkeler, Coğrafya, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Ürdün Denizi, Mutfağı, Direnişi

Ürdün’de denize girmenin kurallarını, içki içilip içilemeyeceğini ve ne yendiğini öğrendim. Ayrıca 1910lu yıllarda Türklere karşı gerçekleşen Arap Direnişinden haberdar oldum ve daha fazla bilgim olmadığı için kendime kızdım.

Detaylar Ürdün yazı dizimin üçüncü gününde: Akabe

Categories: Ülkeler, Seyahat, Tarih, Yiyecek | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bomonti

İstanbul’da ‘Bomonti’ diye bir semt olduğunu, bu oldukça eski semtin adını da tarihi Bomonti bira fabrikasından aldığını, IC Holding’in kendi ifadesiyle “İstanbul’un kültür mirasları arasında yüksek bir öneme sahip” bu yapının yanında Hilton İstanbul Bomonti Otel’in açıldığını ve dahasının da planlandığını öğrendim.

Osmanlı’nın bira ile tanışmasını özetleyen kaynaklarda yer alan ilk bilgiler boza ile ilgili (hammaddesinin aynı olduğunu unutmayalım). O yüzden içki yasaklandığında boza da yasaklanırmış (özellikle de ekşi boza). 1839’da ‘bira’ adıyla üretilmeye başlanmış ve birahaneler artmış. 1890’da da İsviçreli Bomonti kardeşler ilk bira fabrikamızı kurmuş ve fabrika 1938’de Tekel’e geçmiş.

Rivayet o ki, bizim bildik Tekel birasını Anadolu Efes satın alıp da isim hakkını alamayınca fabrikanın ilk ismini devreye sokarak eski dostumuz Tekel birasını Bomonti birası olarak piyasaya sürmüş derler. Peki ama ben neden Tekel birasını seviyordum da Bomonti’yi pek de aramıyorum? Belki de “Behzat Ç birası bu aaabiii” diyerek müptelası olan ukalalardan ötürüdür.

Bu arada Bomonti, İstanbul’un önemli rezidans bölgelerinden birine dönüşmüş günümüzde ve bira fabrikası ile de ‘yeme-içme, eğlence ve aktivite’ yatırımı yapmak üzere Doğuş Grubu ilgileniyormuş.

Biranın tarihi hakkında gayet detaylı bir yazı: İlker Göz

“Bomonti rezidans bölgesine dönüşüyor” haberini okumak için: ensonhaber.com (nisan 2015)

“Doğuş Grubu Bomonti’de de eğlence istiyor” haberini okumak için: haberturk.com (kasım 2014)

Categories: Ekonomi, Güncel, Kültür, Müzik, Mekan, Seyahat, Tarih, Yiyecek | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 6 Yorum

Beni Osmanlı Hekimlerine Emanet Edin

Yemek yemekten bu kadar yorulmamın herkesin düşündüğü gibi anormal değil, doğru bir durum olduğunu öğrendim. Şu son yılların moda yemek tüketimi şekli ‘az az sık sık’ kavramını asla içselleştiremediğim kadar varmış. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş‘tan öğrendiğime göre, eski Osmanlı hekimlerinin fikrince, sık yemek vücudu yaşlandırırmış. Ağzınıza üç tane badem de atsanız mekanizmaya yiyecek soktuğunuz andan itibaren bütün vücut çalışmaya başladığından yorgun düşermişiz. Eskiden iki öğün yemek varmış: Sabahları geç saatte yenen bir yemek ve erken bir akşam yemeği. Kahvaltı ise tahmin edeceğiniz gibi, önceleri var olmayan, aç karnına Türk kahvesi içmemek için kahveden önce hafif tatlı bir şeyler atıştırarak başlamış olan, zamanla da ‘şunu da koyalım, bunu da koyalım’ diyerek abartılıp sabitlenen bir öğün. Az yemek Japonlar gibi Osmanlı’nın da onayladığıymış. Gerekli ‘gıda’ dışında tüketilen şeyler ‘deva’ yani ilaç olarak algılanırmış ve bildiğiniz gibi ihtiyacınız yokken ilaç tüketmek vücudu bozar. Zaten dört tip mizaç varmış ve aslında beslenme, mizacınıza göre yapılmalı, herkes her şeyi yememeliymiş. Örneğin doğru algılayabildiysem, benimki ‘demevi’ mizaç ve ben bu yüzden et yediğimde çok yoruluyor, resmen acı çekiyorum. İyi, bizim atalar bunu da resmileştirdiğine göre artık söylemlerimde daha rahat davranabilirim.

Categories: Kültür, Sağlık, Tarih, Yiyecek | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Destur

Osmanlı saray hayatından parçalar gösteren filmlerden bildiğimiz, hareme padişahın yaklaşmakta olduğu konusunda uyaran ‘destur’ sözcüğünün ülkemizde bir erkek ismi olarak da kullanıldığını öğrendim. TDK‘nın açıklamasına göre ‘izin, müsaade’ anlamına gelen sözcüğün ünlem olarak da iki kullanımı var: Birinci kullanımıyla ‘yol verin, savulun, izin verin’ anlamlarına geliyormuş; diğeriyse, karanlık, ıssız yerlere pis veya atık su dökerken cin çarpmasın diye yüksek sesle söylenen bir sözmüş. Adamcağıza nasıl bir olay üzerine bu ismin verildiğini merak etmeden yapamadım.

 

Categories: Dil, Tarih | Etiketler: , , , , | 1 Yorum

Meryem – Osmanlı İlişkileri

Özellikle her mahalle düğününde çalınıp göbek atılması özelliğiyle çocukluğumun Adana yıllarına damgasına vurmuş olan ‘Maryam Maryamti’ adlı halk türküsünün aslında bir Osmanlı askerinin göz koyduğu ve akabinde el koyduğu bir Arap kızı için yazılmış, az acıklı bir parça olduğunu öğrendim Hatta bazı kaynaklar ‘ağıt’ kategorisine koyuyor. Yaşanan olayın gidişatı konusunda iki rivayet var: Birincisine göre, bizim Hatay’lı Meryem’in sınır kaçakçısı bir sevdiği olmasına rağmen ‘asker Osmanli’ kızı kaçırıyor; ikincisine göre ise, Osmanlı’nın kaçırdığı Meryem’i tesadüfen bulan kaçakçı, kızın ısrarı üzerine kendisine yardımcı olup Hatay’a geri dönebilmesini sağlıyor.   Not: Bir dönem ülkemizde yasaklı şarkılardan birisiymiş Maryam Maryamti.

Categories: Kültür | Etiketler: , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Lepiska Saç

‘Lepiska’ sözcüğünün Almanya dolaylarından geldiğini öğrendim. Gerçekte Leipzig kentinde üretilen ipeğe verilen bu isim zamanla sıfatlaştırılmış ve Leipzig’li anlamındaki ‘Lepiska’ sözcüğü Osmanlı zamanında bu kentten gelen sapsarı ve dümdüz saçları olan kadınlar için de kullanılmaya başlamış. Günümüzde bu Alman kenti unutulmuş tabii ama lepiska sözcüğü halen uzun, düz ve şekil alamayacak denli yumuşak saçlar için kullanılmaktadır.

 

Mavi gözleri mahmur
lepiska saçları darmadağın,
çıplak ilik teninde bürümcük geceliği,
yani açık saçık,
hatta hayasızca biraz,
çıkar ansızın yatağından,
bizim İstanbul’da bahar…

Nazım Hikmet Ran

Categories: Ülkeler, Coğrafya, Dil, Edebiyat | Etiketler: , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: