Tarih

Cumartesi Tatili

Cumartesi gününün memurlar için tatil ilan ediliş tarihinin 1974 olduğunu öğrendim. 30 Mayıs 1974 günü yani uygulamanın hayata geçirildiği ilk cumartesi günü TRT halka mikrofon uzatıp iki günlük tatil hakkındaki görüşlerini almış. (Kaynak: TRT Arşiv – arşivi incelemenizi öneririm)

[TRT Arşiv]

Reklamlar
Categories: Tarih, TV | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Kıraç

İnan Kıraç’ın ailesine o soyadını Atatürk’ün verdiğini öğrendim. Ali Numan Kıraç, ziraat mühendisiymiş ve Atatürk’ün en güvendiği kişilerdenmiş. Özellikle Eskişehir’de, tarım alanında çok büyük işler yapmış. Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü de yapmış. Ata’nın eğitim için ABD’ye yolladığı Ali Numan Bey’in Türkiye’de kalan eşi, büyük oğlu Can Kıraç’ı çiftlikte doğurmuş. Atatürk’e emanet edilmiş hanımın doğan çocuğuna ‘Can’ adını da Atatürk vermiş.

Anımsatalım: İş adamı İnan Kıraç, Vehbi Koç’un kızı Suna Kıraç’ın eşidir.

Kaynak: Sözcü, Soner Yalçın, 29 Mayıs 2016

Categories: Ekonomi, Tarih | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Arif’in Bayrağı

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü” dizesiyle başlayan ünlü bayrak şiirinin şairi Arif Nihat Asya’nın, bu şiiri Adana’nın kurtuluşu etkinlikleri için yazdığını öğrendim.

Adana’nın 1922’de Fransızlardan kurtuluşunun kutlandığı 5 Ocak günü kentte her yıl etkinlikler yapılır. Hatay’ın Türkiye’ye bağlandığı 1939 yılında yurt genelinde yaşanan sevincin ardından 5 Ocak 1940 yılı kutlamalarının da daha coşkulu olması istenmiş. Arif Bey’in o zamanlar çalıştığı Adana Erkek Lisesi’ne Milli Eğitim Müdürlüğü’nden görevlendirme yazısı gelmiş. Törende bu okulun bir öğrencisinin şiir okuması istenmekte. Sevgili şairimiz de edebiyat öğretmeni olduğu için konu kendisine iletiliyor. Yeterince uygun bir şiir bulamayan Arif Bey kolları sıvayıp bir gecede Bayrak şiirini yaratıyor ve ertesi günkü bayrak törenine hazır ediyor. En iyi şiir okuyan delikanlıyı çağırıp şiiri eline veriyor. Aydın Gün adlı öğrenci törende bu şiiri mükemmel bir şekilde okuyor ve çok alkış alıyor. Sonraki yıllarda da Arif Bey’in Bayrak şiiri değerinden hiç kaybetmiyor. Şiiri ilk okuyan Adanalı öğrenci Aydın Gün ise büyüdüğünde opera sanatçısı oluyor, Türkiye’de operanın kurucusu olarak kabul ediliyor, Ankara ve İstanbul Şehir Operasını kuruyor, Devlet Operası Genel Müdürlüğü yapıyor. Yani bu alanda çokça katkıda bulunuyor ve Türkiye’de ‘opera’ denince akla ilk bu harika şiir okuyan öğrencinin adı geliyor. Hatta 2017 yılında, doğumunun 100.yılı olduğu için etkinlikler yapılmış da hiç fark etmemişim 😦

Bazı insanların hayatında belli bir tarihin önemi büyük oluyor. Henüz 35 yaşındayken, 5 Ocak günü için yazdığı bir şiirle ünlenip ömür boyu ‘Bayrak Şairi’ olarak anılan Arif Nihat Asya, bir başka 5 Ocak günü hayata gözlerini yummuş.

5 Ocak Adana’nın Kurtuluşu kutlu olsun!

Kaynaklar:

Hürriyet, Soner Yalçın, 6 Haziran 2010
Turkish Music Portal

 

Categories: Edebiyat, Kutlama, Müzik, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Üstsüz Olabilirsin, Tayt Giyemezsin, Flört Yasak

New York’ta, kanunen yasak olduğu hâlde her gün yüzlerce yurttaş tarafından çiğnenmekte olan bazı konuları öğrendim. Birkaç tanesini sıralarsak:

1. Gülmek için birinin kafasına top atmak,
2. Nanik yapmak,
3. Kadınların vücudu saran kıyafetle dışarı çıkması,
4. Flört,
5. İki veya daha fazla kişinin bir arada maskeyle dolaşması (Cadılar bayramında filan sakata gelmeyin 🙂 Kimliğinizi gizleyen kostüm yasakmış.)

Yüz – iki yüz yıllık yasakların her birinin bir öyküsü ve kanunda yer alma nedeni var elbet. Ancak bugün, bu yasaları her çiğnediğinizde yakanıza yapışmalarının imkanı yok. Yapmıyorlar da. Sadece bir olay yaşanır ya da şikayet olursa yasa devreye giriyormuş. Örneğin, ‘akraba olmayan ikiden fazla kişinin aynı evde yaşaması’, kötü niyetli bir komşu tarafından şikayet edilirse ya da siz gerçekten kötü işler yapıyorsanız dava konusu oluyormuş. Başka bir nedenle evinizi aramaya geldiklerinde filan sorun olabiliyormuş anca.

Birisi sizi bakışlarıyla rahatsız eder ve siz şikayetçi olursanız flört yasası girer devreye muhtemelen. İstenmeyen flörtün cezası 25 Dolarmış. Bizde olsa, “parasıyla değil mi” diyerek devam ederlerdi sanırım 😀 

Dumb Laws sitesinde daha komik ifadeler de var “Binadan atlamanın cezası ölümdür” gibi (Başladığın işi yarım bırakmanı istemiyor demek adamlar).

Ya da, “Ticari amaçla kullanılmadığı sürece kadınların toplum içinde üstsüz olması serbesttir” gibi (Ama vücudunuzu saran kıyafet olmaz, dikkat edelim) 😮

Ya da, “Asansörde başkalarıyla konuşulmaz. Eller kavuşturulmuş biçimde kapıya bakarak durulmalıdır” gibi (filmlerdeki o buz gibi asansör sahnelerinin sebebi bu mudur ki?)

“Pazar günleri cebinde külah dondurmayla dolaşmak yasaktır” gibi…

Ama biz milleti bırakıp kendimize bakalım en iyisi. Biz iyi olalım, onlar bizi örnek alsın. 🙂 Üstümüzde bluz, cebimizde dondurma külahı olan bir Pazar günü asansörde insanlarla konuşmanın kötü bir şey olmadığını gösterelim. Ama yine de vücudu saran bir kıyafetle bindiğimizde konuşmamakta fayda var.

Kaynaklardan bazıları: Dumb Laws & Time Out

Categories: Ülkeler, Giyim, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | 6 Yorum

Gavur Hamamı

Antalya Yeni Kapı Sokak’ta bulunan tarihi hamam binasının adının ‘Gavur Hamamı’ olduğunu öğrendim.

 

Categories: Antalya, Kültür, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Ödüllü Yaban

“Yaban” romanının 1942 yılında CHP Edebiyat Ödülü aldığını öğrendim. Roman dalında ikinci gelmiş. Bu kitap, sınava yönelik ezberletilen maddeler arasından sıyrılıp, her Türk gencinin -gerçekten- okuması gereken eserlerden. Yaşadıklarımızı ve yaşayabileceklerimizi unutmamak için…

Categories: Edebiyat, Eğitim, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Akraba Sarkozy

Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Sarkozy’nin geçmişinde Osmanlı izleri olduğunu öğrendim. Sarkozy’nin anne tarafından dedesi Ascher Mallah Effendi, 1880’de Selanik’te doğmuş bir Osmanlı vatandaşıymış. Isabella ve Ferdinand’ın 1492’de imzaladığı Elhamra Kararnamesi ile ülkeleri İspanya’dan kovulan Yahudilerdenmiş ataları. Osmanlı padişahının davetiyle topraklarımıza yerleşmiş Mallah Ailesi. Yani 15.yüzyılda Osmanlıya sığınan Sefarad Yahudilerine dayanan kökleridir eski başkanı Selanikli bir Yahudi torunu yapan. Güzel Carla Bruni’nin de nihayetinde bizden bir adama vardığını düşünmeyi sevecekler için de ‘Osmanlı torunu’ olduğunu söyleyebiliriz belki. Ascher Mallah, Galatasaray Lisesinden yani o zamanki ismiyle Mekteb-i Sultani’den mezun olmuş. Daha sonra Bay Mallah Fransa’ya gitmiş. Evlenip Katolik olmuş. Çocuklarından birisi Sarkozy’nin annesi. Aynı kaynağa göre, Sarkozy’nin babası da Osmanlı’ya karşı çarpışmalardaki rolüyle ünlenerek terfi etmiş bir atanın da dahil olduğu Macar sülalenin oğlu 😀 Bu durumda kendisine hâlâ ‘Osmanlı torunu’ diyebilir miyiz, bilemedim.

Ascher Mallah Effendi’nin doğum tarihi ve mezun olduğu lise bazı kaynaklarda daha farklı verilse de durumun özünü anladık sanırım.

Kullandığım Kaynak: The Contrarian Progressive

Daha önce de “Akraba Napolyon” başlıklı yazımda İmparatorun eşi Joséphine‘in Osmanlı ile bağlantısından bahsetmiştim. “Bizim gelin” öykülerini sevenlere… 😀

Categories: Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Narmanlı

Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Dietmar Friese’nin de bir dönem Narmanlı Yurdu’nun misafiri olduğunu öğrendim. Atölyesi varmış bu handa.

[Umut Mete SOYDAN]

19.yüzyılın ilk yarısında inşa edilen yapı, Narmanlı Han ismini almadan yıllar önce Rus Konsolosluğu imiş. Sefaret, çeşitli amaçlarla kullanmış binayı. Hatta sürgündeki Troçki’nin bile Büyükada’da yaşadığı köşkten önce burada olduğu söyleniyor. Derken Narmanlı Kardeşler almış yapıyı 1933’te. Onların ev sahipliğinde şairler, yazarlar, heykeltraşlar, ressamların ikametgâhı olmuş Narmanlı Han. Düşük ücretle stüdyo ve pansiyon olarak kiralamışlar odalarını. Evleri ve/veya atölyeleri Narmanlı Han’da olduğu için bir dönem burada yaşamış isimler arasında sayılanlardan bazıları şunlar: Ulus Gazetesi temsilcisi Neşet Atay, Tatyana Moran, ‘Fosforlu Cevriye’nin yazarı gazeteci Suat Derviş, Fidzek Karoly. Bir de onların misafirleriyle tam anlamıyla bir sanatçı yuvasıymış Narmanlı Han. Ama işte göçmüş hepsi birer birer… Ne Tanpınar kalmış ne Berger… Ne avluda barınan onlarca kedisi kalmış, ne bahçesinde akasyalar ne de yıllara meydan okuyan bekçi ve noter…

Üstteki fotoğraf, SALT Online’daki Eliza Day arşivinde yer alıyor. Yer, Aliye Berger’in Narmanlı Han’daki atölyesi. Poz veren kişi, bu blogda yayınladığım ilk yazıda bahsettiğim keman virtüözü Ayla Erduran. Arkasındaki tablodaki beyefendi, hem Ayla Hanıma hem de Aliye Hanıma keman dersleri veren Macar keman sanatçısı Karl Berger. Yani Aliye Berger’in kocası. (Fotoğraf kaynağı: saltonline.org)

Bilmeyenler için ekleyelim: Ressam ve gravür sanatçısı Aliye Berger, aynı zamanda Halikarnas Balıkçısının da kardeşidir.

Küçük bir not daha: Troçki’nin Meksika’da yaşadığı ev bugün müze olarak kullanılmakta ve her gün birçok turist tarafından ziyaret edilmektedir.

Categories: Edebiyat, Ekonomi, Kültür, Müzik, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Nike

Nike’nin ‘kanatlı tanrıça’ olduğunu öğrendim. Bir elinde defneden yapılma taç, diğerindeyse zaferi simgeleyen hurma dalı tutan, çok hızlı koşan ve hatta uçan hanımefendi, gücün, süratin ve zaferin tanrıçası. Kalkıştıkları işlerin zaferle sonuçlanması için güce ve hıza gereksinen eski Yunan insanları Nike’ye yakarırmış. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın varmış yani 😛

Aslen Side antik kentinin hamamlarından biri olan ve bugün harika bir müze olarak hizmet veren Agora Hamamı’nda bulunan heykelin yanında şu bilgi yer almakta: “Nike, zafer tanrıçasıdır. Hızla uçan bir kız olarak canlandırılır.”

Güce’ tapan ve ‘zafer‘ kazanmayı her şeyden çok önemseyen insanlarla dolu bu tuhaf ‘sürat‘ çağında, en lazım olan tanrı da Nike imiş demek ki…

Categories: Antalya, Kültür, Sanat, Seyahat, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yine Atatürk

Atatürk’ün, Türkiye’de arkeoloji çalışmaları yapacak insan yetiştirilmesinin sağlanması amacıyla yurt dışına devlet bursuyla öğrenciler gönderilmesini istediğini öğrendim. Arkeoloji alanında yaptığı onlarca çalışmanın yanı sıra Side ve Perge kentlerinin gün ışığına çıkması konusunda da çok şey borçlu olduğumuz Arif Mansel de bu burslu öğrencilerden biriymiş.

Ülkede ‘arkeoloji yapacak yetişmiş insan’ eksikliği konusunu çözen kişi de Atatürk olmuş yani. Diğer tüm sorunlar çözülüp de arkeolojiye sıra gelmesini beklemeden… Bu konunun da önemli olduğunu bilerek…

Categories: Antalya, Bilim, Eğitim, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , | 8 Yorum

Troçki Baltası

Troçki’yi öldüren buz baltasının, Washington Uluslararası Casusluk Müzesi’nde sergileneceğini öğrendim. 😮

 

Categories: Güncel, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Londra’da İstanbul Nostaljisi

Fikret Otyam, Tuncel Kurtiz, Birol Kutadgu, Fatih Akın ve Işıl Özgentürk gibi isimlerin İstanbul’da tercih ettikleri ortak bir mekan olduğunu öğrendim. 12 Nisan 2007 tarihli ‘Yaşayan Mekanlar‘ programında anlatıyorlar ‘Büyük Londra Oteli’ne duydukları sevgiyi. Ressam Kutadgu, Yalıkavak’taki Geriş Köyü’nde yaşar ama kış aylarını Londra Oteli’ndeki odasında geçirirmiş. Tuncel Kurtiz, Edremit’te bir köyde yaşamasına rağmen Londra Oteli de İstanbul’daki eviymiş. Çekimler için gelip bu oteli mesken tutmuş diğer yönetmenler de Işıl Özgentürk ve Fatih Akın. Hatta Akın, bazı filmlerini burada çekmiş. Yabancı yönetmenlerin de gelince tercih ettiği bir yermiş. Ama beni asıl heyecanlandıran detay, Hemingway’in de 1922 yılında bu otelde kalmış olmasıdır.

‘Büyük Londra Oteli’ ya da nedense Fransızca olan ismiyle ‘Grand Hotel de Londres’, İtalyan asıllı zengin bir Levanten aileye aitmiş eskiden. Sadece Orient-Express ile İstanbul’a gelen Avrupalı turistleri değil, Pera’da yerleşmiş Levanten ve azınlık aileleri de ağırlıyormuş. 1930’lardan sonra Yunan asıllı bir ailenin yönetiminde bulunan otel 6-7 Eylül olaylarından da nasibini almış.

Ve böylece… çok görmüş geçirmiş bu mekanı ziyaret etmeyi de ‘İstanbul’a Gidersem Yapacaklarım’ listeme dahil etmiş bulunuyorum. 1967’de Adanalı bir ailenin satın aldığı Londra Oteli’nde İstanbul nostaljisi yapmak şart oldu.

***********************************

Kaynak: Yaşayan Mekanlar Programı, ‘Büyük Londra Oteli’ Bölümü, İz TV, 12 Nisan 2007
Hazırlayan ve Sunan: Nazmiye Karadağ
Internette Paylaşan: Sinan Genim, 3 Şubat 2013

Categories: Ekonomi, Kültür, Mekan, Sanat, Seyahat, Sinema, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Side’de Giritliler 2

Varını yoğunu Girit’te bırakıp Anadolu’ya göçmüş ailelerin Side’de büyümüş torunlarından birinin de Ali Barut olduğunu öğrendim. Antalya’da Lara tarafına gelindiğinin göstergesi olan Dedeman Oteli binasının 2014 yılından beri yeni sahibi. Yani çocukluğumun Antalya’sına dair anımsadığım tek bina, daha benim Antalya’ya yerleştiğim sene yeni Akra Barut olmuş. 

Ali İhsan Barut ile yapılan röportajı okumak için: Turizm Güncel, 09.05.2013

Girit kökenli Sideliler hakkında yazdığım diğer yazım için: “Side’de Giritliler

Categories: Antalya, Ekonomi, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Frieseler

Side’deki Giritlileri araştırırken izlediğim Kalimerhaba belgeselinde şakır şakır Türkçe konuşan Alman heykeltraş Dietmar Friese’nin, flamenko öğretmenim olan muhteşem dansçı Deniz Friese’nin dedesi olduğunu öğrendim.

Bay Friese, 1955 yılında otostopla Türkiye’ye gelmiş, 1957’de Fatma Hanımla evlenip Beyoğlu’nda atölye açmış, 1961’de Side’yi görüp aşık olmuş. Oraya yerleşmeyi kafasına koyan çift bu hayalini gerçekleştirmek için elinden geleni yapmış ve nihayet başarılı olarak 1960’lı yıllarda Side’ye yerleşmiş. Bir de kafe açmışlar burada. İşte bu ‘Apollonik’ kafede büyüyen öğretmenim Deniz Friese’nin yaşamını da sanat kokan kafede her gün çalınan ezgiler şekillendirmiş.

Tabii burada beni asıl heyecanlandıran konu, Side’nin korunması için çok önemli çalışmalar yapmış kişilerden birinin, çok takdir ettiğim bir başka insanla bağlantılı olması oldu. Yani tam da bu günlerde yoğunlaştığım konu. Tesadüfün böyle tatlısı! Hatta Side’ye gidip Apollonik’te oturdum ve menüde öğretmenimin isminin de yazılı olduğunu görüp çocuk gibi sevindim.

Bay Friese, tarihi eserlerin restorasyonunda gönüllü çalışmış, kültür varlıklarını koruyabilmek için hizmet vermiş, danışmanlık yapmış. 2016 Ekiminde vefat edene kadar, yani yarım asır boyunca kendini Side Müzesine adamış. Müzedeki eserlerin korunması ve bakımıyla ilgili ayrıntılı raporlar hazırlayıp bakanlığa yollamış. Kendinden sonrasını da düşünerek, heykel onarabilecek öğrenci yetiştirmiş.

Dietmar Friese… Ressam Max Friese’nin oğlu… Aliye Berger gibi, güzellikleri yüreğinde yaşayan insanların dostu… Öğretmenimi de tanısanız, genleriyle devraldığı, görüp hissederek özümsedikleriyle içine nakşettiği ışıltılı güzelliğini ve bunun sanatına yansımasını gönül gözünüzle görebilirdiniz… İnsanın sizi dinlerkenki bir samimi kıvrılışında gizli geldiği ailenin değer yargıları… İşte bu kadar basit… Ve bir o kadar karmaşık…

*******************

Kaynaklarım:

Tamay Açıkel Söyleşisi, 5 Nisan 2007 
Azulmavidergi

Fotoğraf: Kumbara Haber

 

Categories: Antalya, Ekonomi, Kültür, Müzik, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Giritliler

Suat Şakir Kabaağaçlı’nın, Side’nin dünyaya tanıtılmasında büyük emeği geçtiğini öğrendim.

Tarihinin İ.Ö. 7. yüzyıla dayandığı düşünülen Side, İ.S. 5 ve 6. yüzyıllarda en parlak devrini yaşamış. Bu gelişim 7.-9. yüzyıllar arasında Arap akınları ile son bulmuş ve kent önemini yitirmiş. Şehrin, büyük bir yangın ve birçok deprem geçirdiği kazılarda ortaya çıkmış. Arap istilası ve korsanlar bir taraftan, doğal felaketler diğer taraftan Pamfilya’nın yıldızını söndürüvermiş. Kent zamanla terk edilmiş. 13.yy’da Selçukluların, 14.yy’da da bazı Anadolu Beyliklerinin egemenliği altında olmasına ragmen, Side’de bu dönemlerde de yerleşim olmamış. Selçuklular gibi Osmanlılar da Side’de oturmadıklarından, yarımada üzerinde bu kültürlerin izleri yokmuş. Yani yaşadığı felaketlerle terk edilerek önemini yitiren ve yıllarca bomboş bırakılan yarımada, çok değil, bundan anca yarım asır önce yeniden hareketlenip bugünkü Side turistik beldesini ortaya çıkarmış. Peki bu nasıl olmuş?

1800’lerin sonlarında, Yunan ayaklanmalarının etkileri Girit’e kadar uzanır. Girit Adasında özellikle Hanya gibi yerlerde yaşanan bol kanlı olaylar nedeniyle Girit halkından birçok kişi bütün mallarını ve hatta ailelerini bırakarak, zor şartlarda Anadolu’ya göç ediyor 1897’de. Ulaşmayı başarabilenler çeşitli bölgelere dağılıyor. Antalya’ya gelenler de önce bir göçmen kampında kalıyor birkaç yıl, ama sonra bazı köylere yerleştiriliyorlar. Bunlardan biri de Selimiye, yani Side. Yarımadaya 68 tane ev yapılarak Giritli aileler yerleştiriliyor. Tabii ne sorunlar ne göçler sona eriyor. Başka aileler de geldikçe ev sayısı artıyor. En son göçünü mübadele ile 1924’te alıyor Side.

Her ne kadar adadan geldikleri için deniz kenarında yer verildiği düşünülse de asıl açıklaması bana biraz farklıymış gibi geliyor. Geçmişte deniz kenarındaki toprakların işe yaramazlığı sebebiyle kız çocuklarına bırakılmasıyla aynı mantık bu sanki. Side de Giritli göçmenlerin yerleştirildiği istenmeyen bir bölge gibi. Manavgat’ın en fakir köyü. Geldikleri adada çektikleri inanılmaz sıkıntılar, din ve ulusçuluk adına işlenen katliamlar yetmiyormuş gibi bir de Sidemizde yani Selimiye’de neredeyse yüz yıl boyunca ciddi bir geçim sıkıntısı, açlık, yoksulluk, bataklık durumundaki limandan dolayı sıtma benzeri hastalıklardan ölen çocuklar, askere gidip de yıllarca dönememeler, bölgenin ağasından dayak yeme, emeklerinin sömürülmesi, aza kanaat getirme durumlarını deneyimliyor Giritliler. Zeytin ağaçlarından ve sağda solda bularak değerlendirdikleri otlardan oluşan mutfaklarına yıllar sonra lüks meyhanelerde sarı ablaların “woaaa Girit mutfağı” diye atlayacaklarını henüz bilmiyorlar.

Antik Side’nin kalıntılarını da Giritli çocuklar koruyormuş eskiden. Buldukları taşları okullarına götürüyorlar, müze gibi bir odaya koyuyorlarmış. Derken Side halkının başına olabilecek en güzel şey gelmiş: 1947’de Prof. Arif Mansel burada kazılara başlamış. Tüm Side halkı kazı çalışmalarına katılmış, hatta tarihi eser kaçırmakta olan bir İngilizi yakalamışlar. El birliğiyle Side’yi tarihin derinlerinden güneş ışığına çıkarmışlar yeniden. Hasan Karakaş, evini kazı yapanlara vererek ilk pansiyoncu olmuş. 1960’larda, gelen konukların Side’deki evlere yerleştirilmesiyle tertemiz Giritlilerin ev pansiyonculuğu macerası da ufaktan başlar. Ancak Side tanınmaya başladıkça ve gelen giden arttıkça kazı çalışmalarında güçlükler baş gösterir ve 1967’de Arif Bey Side’den uzaklaşır. 1970’lerde Suat Şakir Kabaağaçlı’nın çabaları ve yabancı diplomatların sevdalarıyla Side turizm merkezi hâline gelme yolunda adım atar. Suat Bey’in, Fransız hanımıyla birlikte Side’ye yerleşip ilk küçük oteli açtığı söyleniyor kaynaklarda: Pamfilya Pansiyon. Beldenin dış dünyaya açılmasını sağlayan Suat Bey emekli diplomatmış. Yöre halkını ev pansiyonculuğuna teşvik ettiği, konukları arasındaki bazı kalburüstü Avrupalıları bile komşu evlere yerleştirerek pansiyonculuğun öğrenilmesine ve gelişmesine büyük katkıda bulunduğu söyleniyor. Halk, evlerinin yanına ek odalar yapmaya başlamış. 1975’ten sonra artık küçük işletmeler varmış.

Ardından başlayan süreç, her şeyleri yıkıp oteller yapmaya ve en nihayetinde günümüzün çok yıldızlı her şey dahil otellerine kadar varıyor. Torunlar kendi ‘kıymet bilme’ anlayışını getiriyor. Mülkler el değiştiriyor.

Yani… Bodrum’a büyük emeği geçmiş Girit kökenli Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kardeşi Suat Şakir Kabaağaçlı da Side’nin dünyaca tanınması konusunda büyük çabalar sarf etmiş. Onlarca yıllık geçmişe ve bir de bugüne bakınca tekrar düşünüyor insan tabii iyi mi yapmış ki acaba diye.

******

Side‘ yazılarım

Girit‘ yazılarım

Yunan‘ yazılarım

Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ yazılarım

******

BU YAZI İÇİN KULLANDIĞIM BAŞLICA KAYNAKLAR:

antalyamiz.com

Kalimerhaba Side Belgeseli (Giritliler), Ağustos 2013, Giritliler Derneği [M. Savaş Güvezne yönetmenliğinde, Side Belediyesince 2004 yılında hazırlanan Kalimerhaba Side Belgeselinden üç bölüm]

Hüseyin Cimrin, Sabah Gazetesi, 14.11.2016

Categories: Antalya, Ekonomi, Kültür, Seyahat, Tarih, Yiyecek, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Sünnete Son

Burkina Faso’da kadın sünnetinin yasaklanmasını sağlayan kişinin de Sankara olduğunu öğrendim. Thomas Sankara, Burkina Faso için ve hatta tüm Afrika için çok önemli çalışmalara imza atmış Devlet Başkanıdır. 1983-1987 yılları arasında başkanlık görevinde kalmıştır. Bu kadar değerli fikirleri ve icraati olduğu için de tabii ki bir takım güçleri çok rahatsız etmiş, dolayısıyla öldürülerek görevden alınmıştır.

Fransız sömürgesi oldukları zamanki ismi atıp ülkeye ‘Burkina Faso’ yani ‘başı dik insanların ülkesi’ adını veren de Sankara’dır.

Fakir insanların varlığından dolayı herhangi bir lüks harcama yapmaktan aşırı utanan Sankara, devletin başına geçtiği gibi önce kendi maaşını düşürmüş ve Mercedes makam arabalarını kaldırtmış. Bir uçağın her tarafının aynı anda havalanacağı ve varılması istenen noktaya aynı anda ineceği mantığıyla, birinci sınıfta seyahat edilmesine karşı çıkarmış.

O vakte kadar fazla ayrıcalıklı yaşamış sömürgenlerin rahatını biraz bozmuş tabii. Aslında yapmaya çalıştığı tek şey, ülkesini, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olmaktan kurtarabilmekmiş. Başka devletlere el açmadan Burkina’daki kaynakları işleyerek kendilerine yetebileceklerini anlatıp durmuş. Yerli malı kullanımına yüreklendirmiş. Pamuğu ülkede yetiştirilmiş, ülkede dokunmuş kumaşlardan yapılma yerel giysiler giymeye çağırmış. İngilizce belgeseli izlerseniz görürsünüz, toplanmış onu dinleyen kalabalıkta tespit ettiği, tişörtünde Lewis filan yazan insanları yanına çağırıp çok sevimli bir suratla azarlıyor resmen. Çok espritüel bir insan olsa da zavallıcıklar ne utanmıştır.

Halk, demiryolu hattını bile elleriyle döşemiş. Öyle bir güç, bir enerji, bir iyimserlik ve inanç aşılamış insanlara.

Okur-yazarlığı artırmış. Ağaçlandırma çalışmalarıyla kurak bir ülkeyi hayata döndürmüş.

“Kadınlar özgürleşmedikçe sosyal devrim gerçekleşemez” diyen Sankara, ülkesi Burkina Faso’nun kadın hakları konusunda da ilerlemesini sağlamış. Hükümete ve askeri görevlere birçok kadın dahil etmiş. Liderlikler vermiş. Zorunlu evliliğin ve çok eşliliğin önüne geçilmesi çalışmalarının yanı sıra doğum kontrolünün yaygınlaştırılması konusunu da önemsemiş. Hamile kalan kızların okuldan uzaklaştırılmasıyla ilgili bir konuşmasında “mezun olmak üzere bile olsa kız öğrenciyi atıyorsunuz ama buna sebep olmuş erkek öğrenciye bir şey yapmıyorsunuz ve o, bebek yapmaya devam edebiliyor” diyor.

Bu yaşam öyküsünün en üzücü yanı da Sankara’nın eski dostu tarafından öldürtülmesidir. Bakanı ve hükümetin ikinci adamı Compaoré tarafından, otuz yıl önce bir Ekim gününde öldürülür Sankara ve adamları. Üstelik başına geleceklerden haberdar olan Sankara’ya bu kişinin tutuklanması emrini vermesi söylendiğinde arkadaşına ihanet etmenin kendisine yakışmayacağını söyler. Darbeyle başa gelen arkadaşı ise dostuna ihanetinden belli ki pek rahatsızlık duymaz. Sankara’yı büyük bir özlemle anmakta olan Burkina Faso halkı 2014 yılında ayaklanarak bu sözde arkadaş Compaoré’yi istifa etmek zorunda bırakır.

Sünnete dönecek olursak… Sankara’nın ölümünden sonra, pek çok şey gibi, kadın sünnetlerini (FGM) kontrol altına alan politikalar da unutulmuş. 1996 yılında yeniden yasaklansa da uygulamaya pek geçememiş. Demek ki neymiş…

Kaynaklar:

The Burning Spear – Yejide Orunmila – Jun 13, 2017

* Belgesel Film: Thomas Sankara: The Upright Man (2006), Robin Shuffield (İngilizce)

[Ümit Kıvanç, üstte linkini verdiğim İngilizce videonun bazı bölümlerini Türkçe alt yazı ile şu videosuna eklemiş: Burkina Faso, Thomas Sankara (2009, 2014)]

[JAH FIYAH]

Categories: Ülkeler, Ekonomi, Eğitim, Kültür, Müzik, Seyahat, Sinema, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Atatürk’ün Hayatı

Datça’da birilerinin Atatürk’ün hayatını anlatan metni çoğaltarak Datça sokaklarının her yerine astığını, ama dükkan camlarında Atatürk’ün hayatı asılı esnafın, bunu kimin, ne zaman yaptığından haberi olmadığını öğrendim.

Categories: Eğitim, Güncel, Tarih | Etiketler: , , , | 2 Yorum

Bubulina

Zorba’nın sevgilisine taktığı isim olan ‘Bubulina’nın, 1821 Yunan savaşında çarpışmış bir kadın kahramanın ismi olduğunu öğrendim. Laskarina Bouboulina, Yunan deniz komutanı ve Rus deniz donanması amirali imiş. 

Categories: Edebiyat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Oğlunu Kaçırmışlar

Şarkıcı Frank Sinatra’nın oğlu Frank Sinatra, Jr’ın 1963 yılında kaçırıldığını ve oğlunun serbest kalması için baba Sinatra’nın fidyecilere 240.000 dolar ödediğini öğrendim. Dollartimes.com hesabına göre bu meblağ günümüz parasıyla yaklaşık iki milyon dolara denk geliyor. O zamanlar 19 yaşında olan küçük Frank için ödenen paranın çoğu kurtarılabilmiş (Kaynak: FBI).

 

Categories: Diğer, Müzik, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Side Hippisi Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu ve diğer hippi arkadaşlarının, yetmişli yıllarda Side’deki antik tiyatroyu keşfettiklerini öğrendim. O zamanlar orada müze filan yokmuş ve tamamen bakir bir yermiş. Sicimoğlu abimin saçlar uzun, boynunda kolyeler, elinde gitar, antik tiyatroya takılırlarmış. Sabah yanlarında yiyecek götürüp kahvaltılarını yaparlarmış tiyatroda, akşamları da yabancı müzisyenlerle ve yerli halkla toplanıp resmen konser verirlermiş. Tamamen kendi kendilerine tabii. Tanrıların arasında… yıldızların altında… Yetmişler… Hastasıyız…

Kaynak: Ayhan Sicimoğlu ile Renkler – Side, Antalya – 26.06.2014

Categories: Antalya, Kültür, Konser, Müzik, Sanat, Seyahat, Tarih, TV | Etiketler: , , , , , , , , , | 1 Yorum

Çöpler Denize Atılır

1925 yılında yayın hayatına başlayan ve 1926’da çıkan yangınla hem kapanmak zorunda kalıp hem de arşivini yitiren Akdeniz Gazetesi’nin kayıp nüshalarına ulaşıldığını öğrendim. O yılların Antalya’sında yaşamı belgelemesi açısından çok önemli bir gelişme tabii bu. 58 adet gazete nüshasının birinde Antalya Belediyesi’ne yönelik yapılan şu sert eleştiri göze çarpıyormuş: “Deniz olan yerde çöpler denize atılır, Belediye Reisi’nin nazar-ı dikkatine!”

Kaynak: Antalya Büyükşehir Belediyesi, 22 Eylül 2017

Categories: Antalya, Doğa, Güncel, Kültür, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Gölcük Vapur Faciası

1958 yılında İzmit Körfezi’nde berbat bir kaza yaşandığını öğrendim. O zamanlar İzmit merkezi dışında lise olmadığı için Gölcük gibi civar ilçelerde yaşayan gençler her gün vapurla İzmit’e gidip geliyormuş. Cumartesileri yarım gün okul var. 1 Mart Cumartesi günü okul çıkışı hava güneşli ve güzelmiş. Ama, çoğunluğunu evlerine dönen öğrencilerin oluşturduğu altı yüz kadar yolcusuyla ‘Üsküdar Vapuru’nun yola çıktığı öğlen vakti hava aniden kararmış ve şiddetli rüzgar başlamış. Güçlü fırtına önce kaptan köşkünü uçurmuş, ardından emektar gemiyi batırmış. 400’e yakın can yitmiş Üsküdar Vapuru’nda. Batan gemide kumlar altında kalanlar… Donanlar… Ayrıca kaybolanlar… Büyük facia!

Facianın ardından lise yapılmış Gölcük’e. Yeni vapurlar da gelmiş. Ama körfezde hayat uzun süre normale dönmemiş.

Babası denizci olan ve küçüklüğünde Gölcük’te yaşayan Erden Kıral’dan okumuştum bunu ilk kez, “Aynadan Yansıyan Hatıralar” kitabında. Ortaokuldayken Gölcük-İzmit vapurunu kaçırdığı için ölümden döndüğünü belirtiyordu ünlü ve de değerli yönetmenimiz. Yüzlerce öğrencinin batan gemide öldüğünü ondan öğrenmiştim ama olayın detaylarını bilmiyordum.

Gölcük’te deprem olduğunda saçmalayan beyinsizlerin ataları bu zavallı çocukların arkasından konuşmuş mudur acaba? Kıral’ın Allah’ın sevgili kulu olduğunu düşünmüşler midir?

Haberin detaylarını öğrenmek, faciadan sağ kurtulanların anılarını ve kadere dair göndermelerini okumak, yürek yakan fotoğrafları görmek isterseniz Gölcük Haber‘e bakabilirsiniz.

Kaynaklar:

Kıral, E. (2012). Aynadan Yansıyan Hatıralar. İstanbul: Agora Kitaplığı
Gölcük Haber, 28.02.2017

Categories: Eğitim, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Anya, Hanya, Konya, Gonya

‘Hanya’yı Konya’yı görmek’ olarak bildiğimiz sözdeki ‘Hanya’nın Girit adasında olduğunu öğrendim. Yani TDK gibi bir kaynakta izine rastlayamasam da bu Hanya’nın o Hanya olması olasılığı çok yüksek. Hanya (Hania / Χανιά / Chania), Girit adasının ikinci büyük kenti. Geçmişte daha da kıymetli bir yerleşim bölgesiymiş. 1600’lü yılların ortalarından 1900’e kadar Osmanlı var adada (Balkan Savaşları ardından Yunanistan’a geçiyor). Dolayısıyla herhangi bir sözde Hanya ilinin geçmesi çok doğal. Hatta Konya kısmı için de “aslında o Konya değil” diyenler mevcut, ki açıklamalar oldukça mantıklı. Hanya nere Konya nere… Konya olarak evrilmiş olan mekan için Girit’in yönetim merkezi ve en büyük kenti Heraklion olabilir diyen var. Heraklion’un eski adı ‘Kandiye’ imiş. Daha da mantıklı gelen bir başka açıklamaya göre ise, bu sözde geçen o yerin ismi ‘Gonia’ olmalı çünkü Hanya’ya 25 kilometre mesafede bulunan Gonia isminde bir yer var. Gonia’da da bir manastır var ve yerel tarih için çok çok önemli rol oynamış bu manastır. Gonia, koca Girit adasının batı ucunda ‘köşede’ kalan bir sahilde olduğu için konumu önem arz ediyor. Hanya kuşatmasında Türkler işgal ediyor mesela manastırı. Sıkça da tahrip ediyorlar. Ayrıca dönem dönem Gonia Manastırı isyancı grupların üssü haline geliyor. Girit asileri hep bu manastırda konuşlanarak örgütlenmiş. Girit’in büyük direniş hareketleri bu manastırda planlanıyor en önemli gizli devrim örgütlerince. Hatta son büyük eylemleri de yine Gonia Manastırının sahilinden başlatılıyor. (Kaynak: My Crete Guide)

Asilere sığınak olan, bu yüzden de sıkça saldırılara maruz kalan bu cennet ve cehennem köşesi adını da köşede bulunmasından alıyor. Yukarıda dediğim gibi, Girit adasının batısında önemli bir köşeyi tutuyor Gonia. Matematikte kullandığımız ‘gönye’ de Yunanca ‘gonia’ kelimesinden geliyor; yani ‘köşe, açı’ anlamında kullanılan sözcükten. Gördük mü şimdi Hania’yı Gonia’yı?

 

Categories: Dil, Seyahat, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Lefter’e Saldırı

6-7 Eylül olayları sırasında, Lefter’in Büyükada’daki evine de saldırıldığını öğrendim. Saldıranların bazılarının harçlık verdiği çocuklar olmasına çok üzülmüş olmasına rağmen hiçbir zaman isim vermemiş ve bu konuda konuşmamayı tercih etmiş olan Lefter’den detaylar alınamamış. Ancak küçük kızlarını öldürmeye kalktıkları Lefter ailesini Fenerlilerin koruduğu söyleniyor. Fenerbahçe’nin efsanevi futbolcusu, iki hafta önce omuzlarda taşınırken o gün evine taşlarla saldırılmasına çok içerlemiş.

 

Kaynak ve İleri Okuma: Oral Çalışlar, Radikal, 07 Eylül 2015

Categories: Spor, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Titus Tüneli

Seleukos Nikator’un kurduğu kentte yer alan Titus Tünelinin yüksekliğinin yedi metre olduğunu öğrendim. Birinci yüzyılda yapılan bir tünelden bahsediyorum. Çeyrek asır önce beni büyülemiş olan tünelden. Bugünün Musa Dağı’nı resmen ikiye yararak açılan bir tünelden.

Petra‘nın hayranlık uyandırıcı olduğu bir gerçek. Ama Ürdün’e gitmeden önce Hatay’daki Çevlik’i ziyaret etmeniz daha güzel olur. Tamamen el yapımı bir mühendislik harikası oluşu ve ikibin yıllık geçmişine rağmen iyi korunmuşluğuyla dünya miras listesine aday gösterilen ve geçici listeye yerleşen tünelin neden hâlâ asıl listeye alınmadığını çok merak ediyorum.

Categories: Coğrafya, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Edessa

Urfa kentine verilmiş Edessa isminin, günümüzde Yunanistan’ın Makedonya bölgesinde bulunan Edessa’dan (yani Vodina) geldiğini öğrendim. 

Çeşitli kaynaklarda bu bilginin kesin olmadığı yazsa da anlatılan olay şu: O zamanların Makedonya Kralı Büyük İskender tabii ki Anadolu topraklarına da yayılmış. Bu büyük Büyük İskender fethiyle Urfa dolayları Edessa ismini almış. Çünkü buralarını Edessa’ya benzetmişler, yani şelalelerin aktığı sulak ovada kurulu memleketlerine.

Profesör Bilge Umar’a göre Helenistik Çağdan beri kullanılan ‘Edessa’ isminin öyküsü şuymuş: “Seleukos Nikator bu kenti geliştirerek Makedonya’dan gelen göçmenleri buraya yerleştirmiş ve ismini de Edessa olarak değiştirmiştir. Bu isim Roma, Bizans ve Haçlı Devletleri zamanında da kullanılmıştır.” (Kaynak: TC Şanlıurfa Valiliği Resmi Kent Rehberi)

Categories: Coğrafya, Dil, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bursalı Laklakan

Bursa’da bir leylek hastanesi olduğunu öğrendim. Daha doğrusu, ondokuzuncu yüzyılda dünyanın ilk leylek hastanesine sahipmişiz. ‘Gurabahane-i Laklakan’, sakatlanan leyleklerin yanı sıra göç yolunda sıkıntısı olan diğer göçmen kuşların derdine de deva olmuş yıllarca. Derken bakımsız kalmış binası ve zamanla yok olup gitmiş. Ancak Osmangazi Belediyesi bu değere sahip çıkmayı aklına koymuş ve tarihi Irgandı Köprüsü’nün yanındaki hoş bir binanın restorasyonunu sağlayarak yine laklakana gurabahane olarak 2010 yılında hizmete açmışsa da yeni bina hayvan hastanesi olarak kedi-köpek-kuş, tüm sokak hayvanlarına yardım etmekteymiş.

Ben Pierre Loti’nin bir makalesinden öğrendim, ama Ahmet Haşim’in de “Gurebâhâne-i Laklakan” adında bir kitabı varmış ve Haşim de Bursa’da Haffaflar Çarşısı (Kapalıçarşı’daki ayakkabıcılar) meydanında bakım alan kuşlardan bahsedermiş.

Categories: Edebiyat, Hayvan, Kültür, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İstinyelinin Sevdası

Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu Ercüment Ekrem’in de yazar olduğunu öğrendim. İstinye’de doğmuş Ercüment Ekrem Talu, İstanbullu oluşuyla pek bir gururlanırmış. 1924’te Cumhurbaşkanlığı‘nda çalışmış. Birçok dil bilen Ercüment Bey öğretmenlik dahil çeşitli görevlerde bulunmuş. Gazetelere makaleler, sohbetler, öyküler yazmışsa da kaynaklar asıl romancılığını övmekte. Zamanının çok satan yazarı olduğu anlaşılan Ercüment Bey’in kitaplarını bulabilir miyiz bilmem.

Ercüment Ekrem Talu’nun torunu da Çiğdem Talu imiş. Yani Türk pop müziğinin pek ünlü şarkılarının sözlerini yazmış sevgili Talu, Recaizade Mahmut Ekrem’in torununun kızı imiş. Gazeteci Umur Talu da Çiğdem Talu’nun kardeşi.

Categories: Edebiyat, Müzik, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Aizonai

Kütahya’da muazzam bir antik kent olduğunu öğrendim. Turizm potansiyelinin geliştirilmesi amacıyla hazırlanan (ama nedense ismi yanlış yazılan 😦 ) web sayfalarında şu özellikleri ön plana çıkarılmış Aizonai Antik Kenti’nin:

* Dünyada bir benzeri bulunmayan ve günümüze en sağlam gelmeyi başarmış Zeus Tapınağına sahip oluşu,
* Dünyanın bilinen en eski borsa yapısını barındırışı (ki bu yapı 1970 depreminde cami yıkılınca altından çıkmış),
* Stadyum-Tiyatro kompleksinin eşsizliği,
* Romalılara ait ilk barajı,
* Nekropolleri, köprüleri, tüneli…

Kaynak: Aizanoi.com

Kent hakkında detaylı bilgi almak için Ömer Çelik videosunu izleyebilirsiniz.

Not: TÜRSAB‘ın sitesinde gördüğüm şu ibare çok hoşuma gittiği için bunu da eklemeden geçemeyeceğim: “Fotoğrafların gerek amatör, gerekse profesyonel alanda kullanımı telif hakları açısından serbesttir.” Kendilerine teşekkür ederim 🙂

Categories: Ekonomi, Kültür, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Sinematek

Dünya sinemasının kendisine çok şey borçlu olduğu Henri Langlois’nın 1914’te İzmir’de doğduğunu öğrendim. Çocukluktan itibaren sinemaya büyük ilgi duyan Henri Langlois bulduğu her filmi toplayarak ciddi anlamda bireysel arşivcilik yapmış. Ayrıca zarar görmüş filmleri onarmış ve hatta II.Dünya Savaşı yıllarında filmleri saklayarak bu günlere ulaşmalarını sağlamış. Fransız Sinematek Derneği’ni kurmuş ve binlerce filmden oluşan kocaman bir arşiv armağan etmiş sinema dünyasına. Fakat 1968’de, sol görüşe yakınlığından dolayı hükümet Henri Langlois’yı görevden alınca, sanatçı ve aydın kesimden oluşan büyük bir grup eylemler yapmış. Yönetmenler filmlerinin sinematekte gösterimini yasaklamış önce, sonra toplanmışlar. Olaylar çıkmış ve hatta Truffaut yaralanmış. Olayların büyümesi sonucu Langlois’ya görevi iade edilmiş. 

Aynı Langlois, 1965’te Onat Kutlar, Hüseyin Baş ve Şakir Eczacıbaşı’na yardımcı olarak Türk Sinematek’ini kurmalarını sağlamış, Türk sinemasına ve özellikle Yılmaz Güney’e destek vermiş. Ancak maalesef 1980’de Türk Sinematek arşivi kaybolmuş.
Kaynaklar:
TSA, Jak Şalom ile söyleşi, Barış Saydam, 21 Mart 2016
SOL, Hakkı Başgüney, 10 Nisan 2013
Categories: Eğitim, Kültür, Sanat, Sinema, Tarih, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: