Tarih

Ankara’da Facia

1963 yılında Ankara’da korkunç bir kaza yaşandığını ve yüzden fazla kişinin öldüğünü, ancak günümüzde bunu bilen pek kimse olmadığını, Cebeci Mezarlığında yaptırılan anıt ile mezarların neredeyse unutulduğunu öğrendim. 1 Şubat 1963 Cuma günü Ankara havalimanına inmek üzere olan Lübnan uçağı ile bir askeri uçağımız havada çarpışıp Ulus semtine düşmüşler. Gökten sadece uçak parçaları değil insan da yağmış balkonlara, çatılara. 120 kişinin öldüğü belirtilen kaza sonrası çok büyük acılar yaşamış başkent. Görgü tanıklarının anlattığı, acılarla dolu anılar okudum, videolar izledim. Olay çok çok üzücü ama bir kere de buraya yazabileceğimi sanmıyorum. Videolarda fazla rahat çekilmiş uygunsuz görüntüler var. Çocuklar ve kaldıramayacaklar seyretmemeli. “Unutulmayan Olaylar” belgesel serisinin bu vaka için hazırlanmış üçüncü bölümünün yarım saatlik videosunun linkini vereyim isteyenlere: TRT Arşiv (2009 yapımı) Gazete küpürlerinin bir kısmında da Mete Akyol imzası var bu arada…

Tamamen bulutsuz pırıl pırıl bir Ankara kışı günü meydana gelen bu talihsiz olayda çok insan ölmesinin en büyük sebebinin Ramazanda gerçekleşmiş olması olduğu söyleniyor. Hem de ilk günü. Ayrıca ay başı ve akşamüstü. Bankalarda maaş alan da var iftara hazırlık için fırına tepsisini bırakan da. 

İstanbul Bankası çalışanlarının binadan çıkamamış olması gibi çok acı gerçekler de var. O kadar üzücü ki Ankara merkezinin nüfusunun o zamanlar 1 milyon civarı olduğuna sevindim iser istemez. Şimdinin beş milyonu geçmiş nüfuslu Ankara’sında Ulus gibi semtlerde insanlar omuz omuza yürüyor, caddeler araba ve otobüs kaynıyor.

Pencereden bakarken iki uçağın çarpıştığını gören çocuklar çok mu normal Allah aşkına! Kentten günlerce çıkmayan kokular? Neden bilmiyoruz biz bu olayı? Ne kadar üzüldüğümü anlatamam…

 

Hürriyet, 6 Ocak 2013, Yaşar Sökmensüer, “Hiçbir Ankaralının Unutamadığı Kaza”

Ankara Barosu, Hukuk Gündemi, Şubat 2014, Soner Alper-Gözde Bolat, “Ankara Uçak Kazası”

Nüfus bilgisi için kaynak: WikiZero

British Pathé‘nin görüntüleri daha masum:

Reklamlar
Categories: Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 11 Yorum

İncirlik

Adana’da bulunan İncirlik Hava Üssü’nün seksenli yıllarda bir süreliğine sivil hizmete açıldığını öğrendim. Adana Havalimanı bakım gördüğü için sivil uçakların İncirlik tesislerine inmesine izin verilmiş. 1981 yılında Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan diziden oluşan “01 Adana” adlı kitapta geçen bilgiye oldukça şaşırdım. Seksenlerde İncirlik’e birkaç kez girmişliği olan bir insan olarak ne kadar sıkı bir denetimden geçirilerek içeri alındığınızı biliyorum. 

 

Altan Öymen’in yazıları ve Tan Oral’ın çizimlerinden oluşan, ülkemizin yakın tarihini de ufaktan bir anımsatan kitap özellikle Adana geçmişi olanlar için oldukça keyifli.

 

Öymen, A. (2018). 01 Adana-80’li Yıllarda Adana. İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş.

Categories: Edebiyat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Susuz ve Doyumlu

Kars’ın Susuz ilçesine bağlı Doyumlu Köyü’nde, milattan öncesi döneme ait yazılı taşlar ve kaya resimleri bulunduğunu öğrendim. Binlerce yıllık geçmişe sahip kaya resimlerinin, runik yazıların, kitabelerin yer aldığı bölge sit alanı ilan edilmiş. Bu gizemli vadilerin mağaralarında gerek kazınma gerekse çizgisel üslupla resmedilmiş insan, at ve geyik figürlerinin dikkat çekmekte olduğunu söyleyen köy muhtarı, bu kaya resimlerinin Urartular dönemine ait olduğunu da belirtmiş. Bunların ortaya çıkarılması, korunması ve tanıtılması için bizzat çabalayan Muhtar Yücel Üzeyir’in kendisi de ressam ve heykeltıraşmış aynı zamanda. Her tarafında kaya resimleri görülebildiği için açık hava müzesi gibi olan Doyumlu’nun turizme kazandırılması için çok çabalamış.

Konu hakkında haberdar olmamı sağlayan Sayın Yakup Uykutalp’e teşekkür ederim. Yazısını henüz okuyamayanlar için:  https://yakupuykutalp.wordpress.com/2018/03/05/doyumlu-koyu-kars-susuz/

Diğer Kaynaklarım:
27 Ekim 2011, serhattv.com.tr
27 Nisan 2012, karshaberler.com

Categories: Ekonomi, Kültür, Sanat, Seyahat, Tarih, Teknoloji, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Attalos Tuttalos

II.Attalos heykeli 2004 yılında Antalya’nın merkezindeki yerini almadan önce kentte bolca argüman döndüğünü öğrendim. Bir kısım halk “bu adam eşcinsel, onun heykelini istemeyük” diye tutturmuş. Kimisi “sapık o zaten, kardeşiyle evlendi” diye vıdı vıdı yapmış. “Onun yerine Korkutelili Mustafa’yı dikelim” diyen olmuş. Bir dünya başarıya imza atmış kent kurucumuz Attalos Attalos olalı böyle söylenen halk görmemiş. Derken bilim insanları sinirlenmiş. Belediye Başkanı da “heeeeyt, o zaman şehrin adını da değiştirelim voyn” demiş de heykel kurtulmuş, ama zabıta bir ay heykelin başını beklemiş 🙂 Bu arada tabii sanatçılar da boş durmayıp 80 milyar lira para dökülen heykelin aslına hiç benzemediğinden yakınmış. Aslında, Attalos’un tam olarak neye benzediğini gösteren çok sağlam kanıtlı bir görsel materyal yokmuş. Roma’daki ulusal müzede sergilenen Helenistik Prens figürünün o olabileceği düşünülse de kesin değilmiş. Gel gör ki o heykel de çıplak imiş ama bizim Attalos’a giydirmişler! Yani her zamanki gibi yine ülkede herkes attalos tuttalos! Benim de haberim yok, beyefendinin yanından her geçişimde “Ne güzel kent yaaaa, bak kurucusunu ve de isim babasını ne güzel onurlandırıyorlar, işte Antalya farkı, sanat aaabiii, kültür başka bir şey” diye gerim gerim geriniyorum. Hihihi. Canım ülkem ❤

Categories: Antalya, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Otto(man)

İlk Yunan Kralı Otto’nun Yunan olmadığını öğrendim.

Fatih Sultan Mehmed zamanında tamamı Osmanlı topraklarına katılan (6 Ağustos 1458) Yunanistan, 1832’de tam bağımsızlığını elde etti. 1821-1829 yılları arasında, onların deyimiyle ‘Yunan Bağımsızlık Savaşı’ (ya da Yunan Devrimi), bizim kabul edişimizle ‘Yunan İsyanı’ yaşandı. Çok da yolunda gittiği söylenemeyecek olan isyanlarının seyri, ufak bir İngiltere-Fransa-Rusya müdahalesiyle değişiverdi ve bağımsızlık kabul edildi (1830). Üç büyük devletin himayesinde ne kadar bağımsız denebilirse artık, bir Yunan Krallığı dünyaya geldi. Bavyera Kralı’nın oğlu olan 17 yaşındaki Otto ithal edilerek modern Yunanistan’ın ilk kralı yapıldı. [Otto’dan sonraki kral da Danimarkalı bir hanedandan 17-18 yaşlarındaki George imiş. Tesadüf olmalı 😉 ]

1821’de Mora’da başlayan isyanın tarihi nedeniyle Yunanistan’da 25 Mart günü tatilmiş.

 

Not: Mora’daki ayaklanmayı bastıran İbrahim Paşa’dan “Mısır Yunanları” yazımda kısaca bahsetmiştim. 

Categories: Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Moena: La Turchia

İtalya’nın kuzeyinde kendini bayağı bayağı Türk sanan bir köy olduğunu öğrendim. Moena’ya gelenleri Il Turco dedikleri yeniçeri için yapılmış büst karşılıyor, beldeyi Türk bayrakları süslüyor, Türk gelenekleri yaşatılıyor, her yaz Türk şenlikleri yapılıyormuş.

 

İzle: 2 dakika Video (Lale Tezcan, Ömer Ayılmazdır)

Categories: Ekonomi, Kültür, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , | 3 Yorum

Kaçıncı Derecedensin?

İmparatorluk Rusya’sındaki devlet barem sisteminde sivil, askeri ve saraylı olmak üzere üç bölüm ve her bölümde de ondört derece olduğunu öğrendim. Şöyle diyor çevirmen Serdar Arıkan, Gogol’ün ‘Palto’suna yaptığı çeviride: “Sivil memur bölümünde ‘itibari müşavir’ diye çevirebileceğimiz unvanı taşıyan 9. dereceden memur aslında tam bir sınırdadır, zira bir sonraki 8. dereceye ulaştığında soylular arasında sayılacaktır ama bu dereceye geçiş o kadar zorlaştırılmıştır ki Rus yazınında ‘ebedi itibari müşavirler’ diye adlandırılan oldukça kalabalık bir memur kitlesi oluşmuştur. (s.8)” Hay Allah razı olsun! Biz de o baremin 9. derecesine çakılıp kalmış kalabalık memur kitlesinin öykülerini okuyup duruyoruz yıllardır ama o değerli romanlarda bahsi geçen dereceler hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Neredeydin şimdiye kadar Serdar Arıkan? Neden yaşantıma anca uğradın? Geçmişteki okumalarımda kimbilir neler kaçırdım 😦 Erdal Beşikçioğlu, namıdiğer İvanoviç Poprişçin bile daha bir anlam buldu şimdi. Hani şu sekizinci dereceden devlet memuru olup da kendini İspanya Kralı ilan eden deli 🙂

İşte çevirmen farkı! İşte İthaki yayınları… Edebi eserlere hak ettiği değeri veren gerçek yayınevlerine teşekkür ederim.

Durum böyle olunca çevirmenin kim olduğunu merak ettim ve araştırdım. Serdar Arıkan, Rusya’da yani o zamanki SSCB’de Felsefe okumuş. Ülkesine dönünce de aftan yararlanarak 12 Eylül’le yarım kalmış Hukuk eğitimini tamamlamış. Ama o, baroya kaydından sonrasında da, gönül verdiği çevirmenlikle hayatına devam ederek pek çok Rus klasiğini ana dilinde okuyup incelemiş ve Türkçemize kazandırmış. İncelemek diyorum çünkü çeviri yaparken, öncelikle o dönemlerde kullanılan eşyaya dair ciddi araştırmalar yapıyormuş. Örneğin ‘kapıya gelip zili çalamazsınız’ diyor. Özellikle ‘Suç ve Ceza’ severseniz şu röportajı okumanızı öneririm: türkrus.com

Kaynaklar:
– Gogol, N.V. (2017). Palto. (Serdar Arıkan, çev.) İstanbul: İthaki Yayınları
– türkrus.com, 13.12.2016

Categories: Dil, Edebiyat, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Barışı Görememek

Ataol Behramoğlu’nun 1985’te çıkan “Kızıma Mektuplar” kitabında seslendiği biricik kızının adının Barış olduğunu öğrendim. Kendi kitabı olan ve çevirmenlik yapan Barış Hanım 1979’da İstanbul’da doğmuş olsa da 12 Eylül 1980’in ardından Fransa’ya göçmüş. 1990’da tekrar İstanbul’a dönerek Pierre Loti Lisesinde okumaya başlamış ve Saint Benoit’dan mezun olmuş. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili-Edebiyatı ile öğrenciliği tamamlayarak tamamen yazı-çizi dünyasına dalmış. Deneme, öykü, çeviri derken kendi romanını da yazmış Bayan Behramoğlu.

Barış Behramoğlu’nun çevirdiği kitaplardan birisi de Pierre Loti’nin “İzlanda Balıkçısı” imiş ve ben bunu fark etmemişim diye üzüldüm ama sonra gördüm ki benim okuduğumla onun çeviri yaptığı yayınevleri farklıymış. Ancak Yitik Ülke’den çıkan “Olimpos Öyküleri” kitabında ‘Kaptan, Ozan ve Kedi’ adlı öyküsünü okuduğumda da fark etmemişim Ataol Bey’in kızının adını. Barış’ı görememişim… 😦

Not: Barış Behramoğlu’nun oğlunun adı da Miro imiş.

 

KIZIMA

Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım
Zulmün önünde dimdik tut onurunu
Sevginin önünde eğil kızım

(1981)

Categories: Edebiyat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kendini Yaratan İnsan

‘Self-made (wo)man’ yani kendini yaratmış, kendini var etmiş diye çevirebileceğimiz bir kavram olduğunu öğrendim. Fakir olarak ya da bir başka yönden dezavantajlı doğmuş kişinin ekonomik ya da başka türden başarı kazanması durumunda o kişiyi tanımlamak için kullanıyormuşuz bu tabiri. Çok zengin bir kimse hayata sıfırdan başlamış ve kendi uğraşlarıyla oralara gelmişse, ya da tüm dezavantajlı durumuna rağmen kendini yetiştirerek kendi başına bir yerlere gelmişse, yani sahip olduklarını aileden getirememiş de kendi dişiyle tırnağıyla yapmışsa bu kişiye ‘self-made’ diyormuşuz. Amerika’da 1800’lerde kullanılmış. Hatta Benjamin Franklin de bu biçimde tanımlanmış. Ancak Amerikan kültüründe iyice yer bulmasının Frederick Douglass’ın 1859 yılında başlayıp onlarca yıl süren eğitsel konuşmaları sayesinde olduğu söylenir. Bu kavramın tanımını kendince yapan, açıklayan ve Amerikan rüyası kültürüne yerleşmesinde büyük pay sahibi olan Douglass şu sözlerin de babasıdır:

“Mücadele yoksa gelişim de olmaz.”
“Benim için mümkün olan senin için de mümkündür.”
“Okumayı öğrendiniz mi sonsuza kadar özgür olursunuz.”

Kişi, dünya tarafından şekillendirilmek yerine kendi dünyasına şekil vermeye karar verdiği anda ‘self-made’ olur. Bir kıvılcımdır bu. Bir karar… Başkasının asla sunamayacağı, satın alınamaz, ödünç alınamaz, İçten gelen bir istek ve irade.

Bu da Bobbie Carlyle’a ait ‘Self Made Man’ heykelciği:

 

Kaynak:

Mike Dillard

WikiVisually

Bobbie Carlyle

Categories: Dil, Ekonomi, Kültür, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İki Bilim İnsanının Hayatı

Türkiye’nin çok değerli kadın arkeologu Prof. Dr. Jale İnan’ın eşi Mustafa İnan’ın, Oğuz Atay eseri olan “Bir Bilim Adamının Romanı”nda yaşamı anlatılan Mustafa İnan olduğunu öğrendim.

Side ve Perge kazılarına büyük emek vererek Pamfilya için çok önemli işler başarmış Jale Hanım 1 Şubat 1914’te doğmuş. Yirmi yaşındayken, arkeoloji eğitimi almak üzere Almanya’ya gitmiş. Doktorasını da tamamlayıp dönünce İstanbul Üniversitesi’ne girmiş. Klasik Arkeoloji kürsüsünü kuran Arif Müfid Mansel‘in asistanlığını yapmaya başlamış ve kendisiyle birlikte 1946’da Antalya’ya gitmiş kazı çalışmalarına. Arif Bey’in 1975’teki ölümünün ardından da çalışmaları sürdürmüş. Antik Agora Hamamının onarılarak içinde Side Müzesinin açılmasını sağlamış. Eski eser kaçakçılığıyla da sıkı mücadele etmiş. Yaptığı kazılar ve restorasyon çalışmaları sayesinde birçok yer ‘turistik’ nitelik kazanarak yöre halkının gelir düzeyinin iyileşmesine tesir etmiş. Prof. İnan, değerli kitaplarını da Antalya Müzesi’ne bağışlamış. 

Side’ye gönül verenleri tanıdıkça beldeye gidişlerimden daha fazla keyif alıyorum. Bu değerli kişilerle birlikte geziyormuş gibi hissediyorum.

 

Kaynak: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji A.B.D. Web Sayfası

 

Categories: Antalya, Bilim, Edebiyat, Ekonomi, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Adam Atacağı

Alanya Kalesinde ‘Adam Atacağı’ denen bir bölüm olduğunu öğrendim. Aşağı bakmanın bile insanı aşırı ürküttüğü bu yapı, tahmin edileceği üzere suçluyu fırlatıp atmak için yaratılmış. Uçurumdan sallamak suretiyle ölüm cezası infaz eden Romalılar pek de yaratıcıymış… 😦

Categories: Antalya, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

Alaiye

Alaiye isminin yerine ‘Alanya’ denmesinin emrini veren kişinin Atatürk olduğunu öğrendim. 

Categories: Antalya, Dil, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Cumartesi Tatili

Cumartesi gününün memurlar için tatil ilan ediliş tarihinin 1974 olduğunu öğrendim. 30 Mayıs 1974 günü yani uygulamanın hayata geçirildiği ilk cumartesi günü TRT halka mikrofon uzatıp iki günlük tatil hakkındaki görüşlerini almış. (Kaynak: TRT Arşiv – arşivi incelemenizi öneririm)

[TRT Arşiv]

Categories: Tarih, TV | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Kıraç

İnan Kıraç’ın ailesine o soyadını Atatürk’ün verdiğini öğrendim. Ali Numan Kıraç, ziraat mühendisiymiş ve Atatürk’ün en güvendiği kişilerdenmiş. Özellikle Eskişehir’de, tarım alanında çok büyük işler yapmış. Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü de yapmış. Ata’nın eğitim için ABD’ye yolladığı Ali Numan Bey’in Türkiye’de kalan eşi, büyük oğlu Can Kıraç’ı çiftlikte doğurmuş. Atatürk’e emanet edilmiş hanımın doğan çocuğuna ‘Can’ adını da Atatürk vermiş.

Anımsatalım: İş adamı İnan Kıraç, Vehbi Koç’un kızı Suna Kıraç’ın eşidir.

Kaynak: Sözcü, Soner Yalçın, 29 Mayıs 2016

Categories: Ekonomi, Tarih | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Arif’in Bayrağı

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü” dizesiyle başlayan ünlü bayrak şiirinin şairi Arif Nihat Asya’nın, bu şiiri Adana’nın kurtuluşu etkinlikleri için yazdığını öğrendim.

Adana’nın 1922’de Fransızlardan kurtuluşunun kutlandığı 5 Ocak günü kentte her yıl etkinlikler yapılır. Hatay’ın Türkiye’ye bağlandığı 1939 yılında yurt genelinde yaşanan sevincin ardından 5 Ocak 1940 yılı kutlamalarının da daha coşkulu olması istenmiş. Arif Bey’in o zamanlar çalıştığı Adana Erkek Lisesi’ne Milli Eğitim Müdürlüğü’nden görevlendirme yazısı gelmiş. Törende bu okulun bir öğrencisinin şiir okuması istenmekte. Sevgili şairimiz de edebiyat öğretmeni olduğu için konu kendisine iletiliyor. Yeterince uygun bir şiir bulamayan Arif Bey kolları sıvayıp bir gecede Bayrak şiirini yaratıyor ve ertesi günkü bayrak törenine hazır ediyor. En iyi şiir okuyan delikanlıyı çağırıp şiiri eline veriyor. Aydın Gün adlı öğrenci törende bu şiiri mükemmel bir şekilde okuyor ve çok alkış alıyor. Sonraki yıllarda da Arif Bey’in Bayrak şiiri değerinden hiç kaybetmiyor. Şiiri ilk okuyan Adanalı öğrenci Aydın Gün ise büyüdüğünde opera sanatçısı oluyor, Türkiye’de operanın kurucusu olarak kabul ediliyor, Ankara ve İstanbul Şehir Operasını kuruyor, Devlet Operası Genel Müdürlüğü yapıyor. Yani bu alanda çokça katkıda bulunuyor ve Türkiye’de ‘opera’ denince akla ilk bu harika şiir okuyan öğrencinin adı geliyor. Hatta 2017 yılında, doğumunun 100.yılı olduğu için etkinlikler yapılmış da hiç fark etmemişim 😦

Bazı insanların hayatında belli bir tarihin önemi büyük oluyor. Henüz 35 yaşındayken, 5 Ocak günü için yazdığı bir şiirle ünlenip ömür boyu ‘Bayrak Şairi’ olarak anılan Arif Nihat Asya, bir başka 5 Ocak günü hayata gözlerini yummuş.

5 Ocak Adana’nın Kurtuluşu kutlu olsun!

Kaynaklar:

Hürriyet, Soner Yalçın, 6 Haziran 2010
Turkish Music Portal

 

Categories: Edebiyat, Kutlama, Müzik, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Üstsüz Olabilirsin, Tayt Giyemezsin, Flört Yasak

New York’ta, kanunen yasak olduğu hâlde her gün yüzlerce yurttaş tarafından çiğnenmekte olan bazı konuları öğrendim. Birkaç tanesini sıralarsak:

1. Gülmek için birinin kafasına top atmak,
2. Nanik yapmak,
3. Kadınların vücudu saran kıyafetle dışarı çıkması,
4. Flört,
5. İki veya daha fazla kişinin bir arada maskeyle dolaşması (Cadılar bayramında filan sakata gelmeyin 🙂 Kimliğinizi gizleyen kostüm yasakmış.)

Yüz – iki yüz yıllık yasakların her birinin bir öyküsü ve kanunda yer alma nedeni var elbet. Ancak bugün, bu yasaları her çiğnediğinizde yakanıza yapışmalarının imkanı yok. Yapmıyorlar da. Sadece bir olay yaşanır ya da şikayet olursa yasa devreye giriyormuş. Örneğin, ‘akraba olmayan ikiden fazla kişinin aynı evde yaşaması’, kötü niyetli bir komşu tarafından şikayet edilirse ya da siz gerçekten kötü işler yapıyorsanız dava konusu oluyormuş. Başka bir nedenle evinizi aramaya geldiklerinde filan sorun olabiliyormuş anca.

Birisi sizi bakışlarıyla rahatsız eder ve siz şikayetçi olursanız flört yasası girer devreye muhtemelen. İstenmeyen flörtün cezası 25 Dolarmış. Bizde olsa, “parasıyla değil mi” diyerek devam ederlerdi sanırım 😀 

Dumb Laws sitesinde daha komik ifadeler de var “Binadan atlamanın cezası ölümdür” gibi (Başladığın işi yarım bırakmanı istemiyor demek adamlar).

Ya da, “Ticari amaçla kullanılmadığı sürece kadınların toplum içinde üstsüz olması serbesttir” gibi (Ama vücudunuzu saran kıyafet olmaz, dikkat edelim) 😮

Ya da, “Asansörde başkalarıyla konuşulmaz. Eller kavuşturulmuş biçimde kapıya bakarak durulmalıdır” gibi (filmlerdeki o buz gibi asansör sahnelerinin sebebi bu mudur ki?)

“Pazar günleri cebinde külah dondurmayla dolaşmak yasaktır” gibi…

Ama biz milleti bırakıp kendimize bakalım en iyisi. Biz iyi olalım, onlar bizi örnek alsın. 🙂 Üstümüzde bluz, cebimizde dondurma külahı olan bir Pazar günü asansörde insanlarla konuşmanın kötü bir şey olmadığını gösterelim. Ama yine de vücudu saran bir kıyafetle bindiğimizde konuşmamakta fayda var.

Kaynaklardan bazıları: Dumb Laws & Time Out

Categories: Ülkeler, Giyim, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | 6 Yorum

Gavur Hamamı

Antalya Yeni Kapı Sokak’ta bulunan tarihi hamam binasının adının ‘Gavur Hamamı’ olduğunu öğrendim.

 

Categories: Antalya, Kültür, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Ödüllü Yaban

“Yaban” romanının 1942 yılında CHP Edebiyat Ödülü aldığını öğrendim. Roman dalında ikinci gelmiş. Bu kitap, sınava yönelik ezberletilen maddeler arasından sıyrılıp, her Türk gencinin -gerçekten- okuması gereken eserlerden. Yaşadıklarımızı ve yaşayabileceklerimizi unutmamak için…

Categories: Edebiyat, Eğitim, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Akraba Sarkozy

Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Sarkozy’nin geçmişinde Osmanlı izleri olduğunu öğrendim. Sarkozy’nin anne tarafından dedesi Ascher Mallah Effendi, 1880’de Selanik’te doğmuş bir Osmanlı vatandaşıymış. Isabella ve Ferdinand’ın 1492’de imzaladığı Elhamra Kararnamesi ile ülkeleri İspanya’dan kovulan Yahudilerdenmiş ataları. Osmanlı padişahının davetiyle topraklarımıza yerleşmiş Mallah Ailesi. Yani 15.yüzyılda Osmanlıya sığınan Sefarad Yahudilerine dayanan kökleridir eski başkanı Selanikli bir Yahudi torunu yapan. Güzel Carla Bruni’nin de nihayetinde bizden bir adama vardığını düşünmeyi sevecekler için de ‘Osmanlı torunu’ olduğunu söyleyebiliriz belki. Ascher Mallah, Galatasaray Lisesinden yani o zamanki ismiyle Mekteb-i Sultani’den mezun olmuş. Daha sonra Bay Mallah Fransa’ya gitmiş. Evlenip Katolik olmuş. Çocuklarından birisi Sarkozy’nin annesi. Aynı kaynağa göre, Sarkozy’nin babası da Osmanlı’ya karşı çarpışmalardaki rolüyle ünlenerek terfi etmiş bir atanın da dahil olduğu Macar sülalenin oğlu 😀 Bu durumda kendisine hâlâ ‘Osmanlı torunu’ diyebilir miyiz, bilemedim.

Ascher Mallah Effendi’nin doğum tarihi ve mezun olduğu lise bazı kaynaklarda daha farklı verilse de durumun özünü anladık sanırım.

Kullandığım Kaynak: The Contrarian Progressive

Daha önce de “Akraba Napolyon” başlıklı yazımda İmparatorun eşi Joséphine‘in Osmanlı ile bağlantısından bahsetmiştim. “Bizim gelin” öykülerini sevenlere… 😀

Categories: Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Narmanlı

Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Dietmar Friese’nin de bir dönem Narmanlı Yurdu’nun misafiri olduğunu öğrendim. Atölyesi varmış bu handa.

[Umut Mete SOYDAN]

19.yüzyılın ilk yarısında inşa edilen yapı, Narmanlı Han ismini almadan yıllar önce Rus Konsolosluğu imiş. Sefaret, çeşitli amaçlarla kullanmış binayı. Hatta sürgündeki Troçki’nin bile Büyükada’da yaşadığı köşkten önce burada olduğu söyleniyor. Derken Narmanlı Kardeşler almış yapıyı 1933’te. Onların ev sahipliğinde şairler, yazarlar, heykeltraşlar, ressamların ikametgâhı olmuş Narmanlı Han. Düşük ücretle stüdyo ve pansiyon olarak kiralamışlar odalarını. Evleri ve/veya atölyeleri Narmanlı Han’da olduğu için bir dönem burada yaşamış isimler arasında sayılanlardan bazıları şunlar: Ulus Gazetesi temsilcisi Neşet Atay, Tatyana Moran, ‘Fosforlu Cevriye’nin yazarı gazeteci Suat Derviş, Fidzek Karoly. Bir de onların misafirleriyle tam anlamıyla bir sanatçı yuvasıymış Narmanlı Han. Ama işte göçmüş hepsi birer birer… Ne Tanpınar kalmış ne Berger… Ne avluda barınan onlarca kedisi kalmış, ne bahçesinde akasyalar ne de yıllara meydan okuyan bekçi ve noter…

Üstteki fotoğraf, SALT Online’daki Eliza Day arşivinde yer alıyor. Yer, Aliye Berger’in Narmanlı Han’daki atölyesi. Poz veren kişi, bu blogda yayınladığım ilk yazıda bahsettiğim keman virtüözü Ayla Erduran. Arkasındaki tablodaki beyefendi, hem Ayla Hanıma hem de Aliye Hanıma keman dersleri veren Macar keman sanatçısı Karl Berger. Yani Aliye Berger’in kocası. (Fotoğraf kaynağı: saltonline.org)

Bilmeyenler için ekleyelim: Ressam ve gravür sanatçısı Aliye Berger, aynı zamanda Halikarnas Balıkçısının da kardeşidir.

Küçük bir not daha: Troçki’nin Meksika’da yaşadığı ev bugün müze olarak kullanılmakta ve her gün birçok turist tarafından ziyaret edilmektedir.

Categories: Edebiyat, Ekonomi, Kültür, Müzik, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Nike

Nike’nin ‘kanatlı tanrıça’ olduğunu öğrendim. Bir elinde defneden yapılma taç, diğerindeyse zaferi simgeleyen hurma dalı tutan, çok hızlı koşan ve hatta uçan hanımefendi, gücün, süratin ve zaferin tanrıçası. Kalkıştıkları işlerin zaferle sonuçlanması için güce ve hıza gereksinen eski Yunan insanları Nike’ye yakarırmış. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın varmış yani 😛

Aslen Side antik kentinin hamamlarından biri olan ve bugün harika bir müze olarak hizmet veren Agora Hamamı’nda bulunan heykelin yanında şu bilgi yer almakta: “Nike, zafer tanrıçasıdır. Hızla uçan bir kız olarak canlandırılır.”

Güce’ tapan ve ‘zafer‘ kazanmayı her şeyden çok önemseyen insanlarla dolu bu tuhaf ‘sürat‘ çağında, en lazım olan tanrı da Nike imiş demek ki…

Categories: Antalya, Kültür, Sanat, Seyahat, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yine Atatürk

Atatürk’ün, Türkiye’de arkeoloji çalışmaları yapacak insan yetiştirilmesinin sağlanması amacıyla yurt dışına devlet bursuyla öğrenciler gönderilmesini istediğini öğrendim. Arkeoloji alanında yaptığı onlarca çalışmanın yanı sıra Side ve Perge kentlerinin gün ışığına çıkması konusunda da çok şey borçlu olduğumuz Arif Mansel de bu burslu öğrencilerden biriymiş.

Ülkede ‘arkeoloji yapacak yetişmiş insan’ eksikliği konusunu çözen kişi de Atatürk olmuş yani. Diğer tüm sorunlar çözülüp de arkeolojiye sıra gelmesini beklemeden… Bu konunun da önemli olduğunu bilerek…

Categories: Antalya, Bilim, Eğitim, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , | 9 Yorum

Troçki Baltası

Troçki’yi öldüren buz baltasının, Washington Uluslararası Casusluk Müzesi’nde sergileneceğini öğrendim. 😮

 

Categories: Güncel, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Londra’da İstanbul Nostaljisi

Fikret Otyam, Tuncel Kurtiz, Birol Kutadgu, Fatih Akın ve Işıl Özgentürk gibi isimlerin İstanbul’da tercih ettikleri ortak bir mekan olduğunu öğrendim. 12 Nisan 2007 tarihli ‘Yaşayan Mekanlar‘ programında anlatıyorlar ‘Büyük Londra Oteli’ne duydukları sevgiyi. Ressam Kutadgu, Yalıkavak’taki Geriş Köyü’nde yaşar ama kış aylarını Londra Oteli’ndeki odasında geçirirmiş. Tuncel Kurtiz, Edremit’te bir köyde yaşamasına rağmen Londra Oteli de İstanbul’daki eviymiş. Çekimler için gelip bu oteli mesken tutmuş diğer yönetmenler de Işıl Özgentürk ve Fatih Akın. Hatta Akın, bazı filmlerini burada çekmiş. Yabancı yönetmenlerin de gelince tercih ettiği bir yermiş. Ama beni asıl heyecanlandıran detay, Hemingway’in de 1922 yılında bu otelde kalmış olmasıdır.

‘Büyük Londra Oteli’ ya da nedense Fransızca olan ismiyle ‘Grand Hotel de Londres’, İtalyan asıllı zengin bir Levanten aileye aitmiş eskiden. Sadece Orient-Express ile İstanbul’a gelen Avrupalı turistleri değil, Pera’da yerleşmiş Levanten ve azınlık aileleri de ağırlıyormuş. 1930’lardan sonra Yunan asıllı bir ailenin yönetiminde bulunan otel 6-7 Eylül olaylarından da nasibini almış.

Ve böylece… çok görmüş geçirmiş bu mekanı ziyaret etmeyi de ‘İstanbul’a Gidersem Yapacaklarım’ listeme dahil etmiş bulunuyorum. 1967’de Adanalı bir ailenin satın aldığı Londra Oteli’nde İstanbul nostaljisi yapmak şart oldu.

***********************************

Kaynak: Yaşayan Mekanlar Programı, ‘Büyük Londra Oteli’ Bölümü, İz TV, 12 Nisan 2007
Hazırlayan ve Sunan: Nazmiye Karadağ
Internette Paylaşan: Sinan Genim, 3 Şubat 2013

Categories: Ekonomi, Kültür, Mekan, Sanat, Seyahat, Sinema, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Side’de Giritliler 2

Varını yoğunu Girit’te bırakıp Anadolu’ya göçmüş ailelerin Side’de büyümüş torunlarından birinin de Ali Barut olduğunu öğrendim. Antalya’da Lara tarafına gelindiğinin göstergesi olan Dedeman Oteli binasının 2014 yılından beri yeni sahibi. Yani çocukluğumun Antalya’sına dair anımsadığım tek bina, daha benim Antalya’ya yerleştiğim sene yeni Akra Barut olmuş. 

Ali İhsan Barut ile yapılan röportajı okumak için: Turizm Güncel, 09.05.2013

Girit kökenli Sideliler hakkında yazdığım diğer yazım için: “Side’de Giritliler

Categories: Antalya, Ekonomi, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Frieseler

Side’deki Giritlileri araştırırken izlediğim Kalimerhaba belgeselinde şakır şakır Türkçe konuşan Alman heykeltraş Dietmar Friese’nin, flamenko öğretmenim olan muhteşem dansçı Deniz Friese’nin dedesi olduğunu öğrendim.

Bay Friese, 1955 yılında otostopla Türkiye’ye gelmiş, 1957’de Fatma Hanımla evlenip Beyoğlu’nda atölye açmış, 1961’de Side’yi görüp aşık olmuş. Oraya yerleşmeyi kafasına koyan çift bu hayalini gerçekleştirmek için elinden geleni yapmış ve nihayet başarılı olarak 1960’lı yıllarda Side’ye yerleşmiş. Bir de kafe açmışlar burada. İşte bu ‘Apollonik’ kafede büyüyen öğretmenim Deniz Friese’nin yaşamını da sanat kokan kafede her gün çalınan ezgiler şekillendirmiş.

Tabii burada beni asıl heyecanlandıran konu, Side’nin korunması için çok önemli çalışmalar yapmış kişilerden birinin, çok takdir ettiğim bir başka insanla bağlantılı olması oldu. Yani tam da bu günlerde yoğunlaştığım konu. Tesadüfün böyle tatlısı! Hatta Side’ye gidip Apollonik’te oturdum ve menüde öğretmenimin isminin de yazılı olduğunu görüp çocuk gibi sevindim.

Bay Friese, tarihi eserlerin restorasyonunda gönüllü çalışmış, kültür varlıklarını koruyabilmek için hizmet vermiş, danışmanlık yapmış. 2016 Ekiminde vefat edene kadar, yani yarım asır boyunca kendini Side Müzesine adamış. Müzedeki eserlerin korunması ve bakımıyla ilgili ayrıntılı raporlar hazırlayıp bakanlığa yollamış. Kendinden sonrasını da düşünerek, heykel onarabilecek öğrenci yetiştirmiş.

Dietmar Friese… Ressam Max Friese’nin oğlu… Aliye Berger gibi, güzellikleri yüreğinde yaşayan insanların dostu… Öğretmenimi de tanısanız, genleriyle devraldığı, görüp hissederek özümsedikleriyle içine nakşettiği ışıltılı güzelliğini ve bunun sanatına yansımasını gönül gözünüzle görebilirdiniz… İnsanın sizi dinlerkenki bir samimi kıvrılışında gizli geldiği ailenin değer yargıları… İşte bu kadar basit… Ve bir o kadar karmaşık…

*******************

Kaynaklarım:

Tamay Açıkel Söyleşisi, 5 Nisan 2007 
Azulmavidergi

Fotoğraf: Kumbara Haber

 

Categories: Antalya, Ekonomi, Kültür, Müzik, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Giritliler

Suat Şakir Kabaağaçlı’nın, Side’nin dünyaya tanıtılmasında büyük emeği geçtiğini öğrendim.

Tarihinin İ.Ö. 7. yüzyıla dayandığı düşünülen Side, İ.S. 5 ve 6. yüzyıllarda en parlak devrini yaşamış. Bu gelişim 7.-9. yüzyıllar arasında Arap akınları ile son bulmuş ve kent önemini yitirmiş. Şehrin, büyük bir yangın ve birçok deprem geçirdiği kazılarda ortaya çıkmış. Arap istilası ve korsanlar bir taraftan, doğal felaketler diğer taraftan Pamfilya’nın yıldızını söndürüvermiş. Kent zamanla terk edilmiş. 13.yy’da Selçukluların, 14.yy’da da bazı Anadolu Beyliklerinin egemenliği altında olmasına ragmen, Side’de bu dönemlerde de yerleşim olmamış. Selçuklular gibi Osmanlılar da Side’de oturmadıklarından, yarımada üzerinde bu kültürlerin izleri yokmuş. Yani yaşadığı felaketlerle terk edilerek önemini yitiren ve yıllarca bomboş bırakılan yarımada, çok değil, bundan anca yarım asır önce yeniden hareketlenip bugünkü Side turistik beldesini ortaya çıkarmış. Peki bu nasıl olmuş?

1800’lerin sonlarında, Yunan ayaklanmalarının etkileri Girit’e kadar uzanır. Girit Adasında özellikle Hanya gibi yerlerde yaşanan bol kanlı olaylar nedeniyle Girit halkından birçok kişi bütün mallarını ve hatta ailelerini bırakarak, zor şartlarda Anadolu’ya göç ediyor 1897’de. Ulaşmayı başarabilenler çeşitli bölgelere dağılıyor. Antalya’ya gelenler de önce bir göçmen kampında kalıyor birkaç yıl, ama sonra bazı köylere yerleştiriliyorlar. Bunlardan biri de Selimiye, yani Side. Yarımadaya 68 tane ev yapılarak Giritli aileler yerleştiriliyor. Tabii ne sorunlar ne göçler sona eriyor. Başka aileler de geldikçe ev sayısı artıyor. En son göçünü mübadele ile 1924’te alıyor Side.

Her ne kadar adadan geldikleri için deniz kenarında yer verildiği düşünülse de asıl açıklaması bana biraz farklıymış gibi geliyor. Geçmişte deniz kenarındaki toprakların işe yaramazlığı sebebiyle kız çocuklarına bırakılmasıyla aynı mantık bu sanki. Side de Giritli göçmenlerin yerleştirildiği istenmeyen bir bölge gibi. Manavgat’ın en fakir köyü. Geldikleri adada çektikleri inanılmaz sıkıntılar, din ve ulusçuluk adına işlenen katliamlar yetmiyormuş gibi bir de Sidemizde yani Selimiye’de neredeyse yüz yıl boyunca ciddi bir geçim sıkıntısı, açlık, yoksulluk, bataklık durumundaki limandan dolayı sıtma benzeri hastalıklardan ölen çocuklar, askere gidip de yıllarca dönememeler, bölgenin ağasından dayak yeme, emeklerinin sömürülmesi, aza kanaat getirme durumlarını deneyimliyor Giritliler. Zeytin ağaçlarından ve sağda solda bularak değerlendirdikleri otlardan oluşan mutfaklarına yıllar sonra lüks meyhanelerde sarı ablaların “woaaa Girit mutfağı” diye atlayacaklarını henüz bilmiyorlar.

Antik Side’nin kalıntılarını da Giritli çocuklar koruyormuş eskiden. Buldukları taşları okullarına götürüyorlar, müze gibi bir odaya koyuyorlarmış. Derken Side halkının başına olabilecek en güzel şey gelmiş: 1947’de Prof. Arif Mansel burada kazılara başlamış. Tüm Side halkı kazı çalışmalarına katılmış, hatta tarihi eser kaçırmakta olan bir İngilizi yakalamışlar. El birliğiyle Side’yi tarihin derinlerinden güneş ışığına çıkarmışlar yeniden. Hasan Karakaş, evini kazı yapanlara vererek ilk pansiyoncu olmuş. 1960’larda, gelen konukların Side’deki evlere yerleştirilmesiyle tertemiz Giritlilerin ev pansiyonculuğu macerası da ufaktan başlar. Ancak Side tanınmaya başladıkça ve gelen giden arttıkça kazı çalışmalarında güçlükler baş gösterir ve 1967’de Arif Bey Side’den uzaklaşır. 1970’lerde Suat Şakir Kabaağaçlı’nın çabaları ve yabancı diplomatların sevdalarıyla Side turizm merkezi hâline gelme yolunda adım atar. Suat Bey’in, Fransız hanımıyla birlikte Side’ye yerleşip ilk küçük oteli açtığı söyleniyor kaynaklarda: Pamfilya Pansiyon. Beldenin dış dünyaya açılmasını sağlayan Suat Bey emekli diplomatmış. Yöre halkını ev pansiyonculuğuna teşvik ettiği, konukları arasındaki bazı kalburüstü Avrupalıları bile komşu evlere yerleştirerek pansiyonculuğun öğrenilmesine ve gelişmesine büyük katkıda bulunduğu söyleniyor. Halk, evlerinin yanına ek odalar yapmaya başlamış. 1975’ten sonra artık küçük işletmeler varmış.

Ardından başlayan süreç, her şeyleri yıkıp oteller yapmaya ve en nihayetinde günümüzün çok yıldızlı her şey dahil otellerine kadar varıyor. Torunlar kendi ‘kıymet bilme’ anlayışını getiriyor. Mülkler el değiştiriyor.

Yani… Bodrum’a büyük emeği geçmiş Girit kökenli Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kardeşi Suat Şakir Kabaağaçlı da Side’nin dünyaca tanınması konusunda büyük çabalar sarf etmiş. Onlarca yıllık geçmişe ve bir de bugüne bakınca tekrar düşünüyor insan tabii iyi mi yapmış ki acaba diye.

******

Side‘ yazılarım

Girit‘ yazılarım

Yunan‘ yazılarım

Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ yazılarım

******

BU YAZI İÇİN KULLANDIĞIM BAŞLICA KAYNAKLAR:

antalyamiz.com

Kalimerhaba Side Belgeseli (Giritliler), Ağustos 2013, Giritliler Derneği [M. Savaş Güvezne yönetmenliğinde, Side Belediyesince 2004 yılında hazırlanan Kalimerhaba Side Belgeselinden üç bölüm]

Hüseyin Cimrin, Sabah Gazetesi, 14.11.2016

Categories: Antalya, Ekonomi, Kültür, Seyahat, Tarih, Yiyecek, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Sünnete Son

Burkina Faso’da kadın sünnetinin yasaklanmasını sağlayan kişinin de Sankara olduğunu öğrendim. Thomas Sankara, Burkina Faso için ve hatta tüm Afrika için çok önemli çalışmalara imza atmış Devlet Başkanıdır. 1983-1987 yılları arasında başkanlık görevinde kalmıştır. Bu kadar değerli fikirleri ve icraati olduğu için de tabii ki bir takım güçleri çok rahatsız etmiş, dolayısıyla öldürülerek görevden alınmıştır.

Fransız sömürgesi oldukları zamanki ismi atıp ülkeye ‘Burkina Faso’ yani ‘başı dik insanların ülkesi’ adını veren de Sankara’dır.

Fakir insanların varlığından dolayı herhangi bir lüks harcama yapmaktan aşırı utanan Sankara, devletin başına geçtiği gibi önce kendi maaşını düşürmüş ve Mercedes makam arabalarını kaldırtmış. Bir uçağın her tarafının aynı anda havalanacağı ve varılması istenen noktaya aynı anda ineceği mantığıyla, birinci sınıfta seyahat edilmesine karşı çıkarmış.

O vakte kadar fazla ayrıcalıklı yaşamış sömürgenlerin rahatını biraz bozmuş tabii. Aslında yapmaya çalıştığı tek şey, ülkesini, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olmaktan kurtarabilmekmiş. Başka devletlere el açmadan Burkina’daki kaynakları işleyerek kendilerine yetebileceklerini anlatıp durmuş. Yerli malı kullanımına yüreklendirmiş. Pamuğu ülkede yetiştirilmiş, ülkede dokunmuş kumaşlardan yapılma yerel giysiler giymeye çağırmış. İngilizce belgeseli izlerseniz görürsünüz, toplanmış onu dinleyen kalabalıkta tespit ettiği, tişörtünde Lewis filan yazan insanları yanına çağırıp çok sevimli bir suratla azarlıyor resmen. Çok espritüel bir insan olsa da zavallıcıklar ne utanmıştır.

Halk, demiryolu hattını bile elleriyle döşemiş. Öyle bir güç, bir enerji, bir iyimserlik ve inanç aşılamış insanlara.

Okur-yazarlığı artırmış. Ağaçlandırma çalışmalarıyla kurak bir ülkeyi hayata döndürmüş.

“Kadınlar özgürleşmedikçe sosyal devrim gerçekleşemez” diyen Sankara, ülkesi Burkina Faso’nun kadın hakları konusunda da ilerlemesini sağlamış. Hükümete ve askeri görevlere birçok kadın dahil etmiş. Liderlikler vermiş. Zorunlu evliliğin ve çok eşliliğin önüne geçilmesi çalışmalarının yanı sıra doğum kontrolünün yaygınlaştırılması konusunu da önemsemiş. Hamile kalan kızların okuldan uzaklaştırılmasıyla ilgili bir konuşmasında “mezun olmak üzere bile olsa kız öğrenciyi atıyorsunuz ama buna sebep olmuş erkek öğrenciye bir şey yapmıyorsunuz ve o, bebek yapmaya devam edebiliyor” diyor.

Bu yaşam öyküsünün en üzücü yanı da Sankara’nın eski dostu tarafından öldürtülmesidir. Bakanı ve hükümetin ikinci adamı Compaoré tarafından, otuz yıl önce bir Ekim gününde öldürülür Sankara ve adamları. Üstelik başına geleceklerden haberdar olan Sankara’ya bu kişinin tutuklanması emrini vermesi söylendiğinde arkadaşına ihanet etmenin kendisine yakışmayacağını söyler. Darbeyle başa gelen arkadaşı ise dostuna ihanetinden belli ki pek rahatsızlık duymaz. Sankara’yı büyük bir özlemle anmakta olan Burkina Faso halkı 2014 yılında ayaklanarak bu sözde arkadaş Compaoré’yi istifa etmek zorunda bırakır.

Sünnete dönecek olursak… Sankara’nın ölümünden sonra, pek çok şey gibi, kadın sünnetlerini (FGM) kontrol altına alan politikalar da unutulmuş. 1996 yılında yeniden yasaklansa da uygulamaya pek geçememiş. Demek ki neymiş…

Kaynaklar:

The Burning Spear – Yejide Orunmila – Jun 13, 2017

* Belgesel Film: Thomas Sankara: The Upright Man (2006), Robin Shuffield (İngilizce)

[Ümit Kıvanç, üstte linkini verdiğim İngilizce videonun bazı bölümlerini Türkçe alt yazı ile şu videosuna eklemiş: Burkina Faso, Thomas Sankara (2009, 2014)]

[JAH FIYAH]

Categories: Ülkeler, Ekonomi, Eğitim, Kültür, Müzik, Seyahat, Sinema, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Atatürk’ün Hayatı

Datça’da birilerinin Atatürk’ün hayatını anlatan metni çoğaltarak Datça sokaklarının her yerine astığını, ama dükkan camlarında Atatürk’ün hayatı asılı esnafın, bunu kimin, ne zaman yaptığından haberi olmadığını öğrendim.

Categories: Eğitim, Güncel, Tarih | Etiketler: , , , | 2 Yorum

Bubulina

Zorba’nın sevgilisine taktığı isim olan ‘Bubulina’nın, 1821 Yunan savaşında çarpışmış bir kadın kahramanın ismi olduğunu öğrendim. Laskarina Bouboulina, Yunan deniz komutanı ve Rus deniz donanması amirali imiş. 

Categories: Edebiyat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: