Sanat

İngilizceci Çiğdem

Söz yazarı Çiğdem Talu’nun, İstanbul’da bir özel okulda 17 yıl İngilizce öğretmeni olarak çalıştığını öğrendim. Ben doğduğum yıl mesleği bırakıp şarkı sözü yazarlığına başlamış.

Categories: Edebiyat, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Makak Maymunu

Makakların da selfie çılgını olabildiğini öğrendim 😀 

İngiliz doğa fotoğrafçısı David Slater 2011 yılında Endonezya’dayken kendisine ait fotoğraf makinesi bir süre doğada yalnız kalıyor. Bu durum siyah makak maymunlarının bir sürü fotoğraf çekmesiyle sonuçlanıyor. Ancak bu fotoğraflar nette yayılınca Bay Slater telif hakkı istiyor. Bütün mizanseni ayarlayanın kendisi olduğunu belirtiyor. Bu yayılmaya katkı sağlamış mecraların başında gelen Wikipedia ise fotoğrafları çekenin kendisi olmadığını ve telif ücreti ödenmesine dair bir hakkı olmadığını savunuyor.

Belki fotoğrafı kaldırırım çünkü anlaşmazlığın devam etmesi gerekçesiyle the Guardian bile iki gün önce sayfasındaki resmi kaldırmış. Slater ise hiç parası olmadığı için birkaç hafta önceki duruşmaya katılmak üzere ABD’ye uçamamış.

Categories: Doğa, Ekonomi, Hayvan, Sanat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

O

‘Yol’ filmi çekilirken Yılmaz Güney’in Erden Kıral’a kırılarak birlikte çalışmayı durdurduğunu, o dönem yaşananlardan dolayı morali çok bozulan Kıral’ın sinemayı bırakmayı bile düşündüğünü, ama eşi Tezer Özlü’nün desteğiyle toparlandığını öğrendim. O zamanlar Goethe Enstitüsü’nde çalışan Tezer Özlü eşine mutlaka film yapmaya devam etmesi gerektiğini söylemiş ve ben çalışıp bize bakarım demiş. Hatta Ferit Edgü’nün “O” romanını filmleştirmesini önererek Kıral’ı dürtmüş, Edgü ile konuşmuş. Iyi ki de dürtmüş. Ortaya çıkan “Hakkari’de Bir Mevsim” adlı yapıt, 1983 Berlin Film Festivalinden Gümüş Ayı ile döndü. 

 

Kaynak: Kıral, E. (2012). Aynadan Yansıyan Hatıralar. İstanbul: Agora Kitaplığı

Categories: Edebiyat, Sanat, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Sinematek

Dünya sinemasının kendisine çok şey borçlu olduğu Henri Langlois’nın 1914’te İzmir’de doğduğunu öğrendim. Çocukluktan itibaren sinemaya büyük ilgi duyan Henri Langlois bulduğu her filmi toplayarak ciddi anlamda bireysel arşivcilik yapmış. Ayrıca zarar görmüş filmleri onarmış ve hatta II.Dünya Savaşı yıllarında filmleri saklayarak bu günlere ulaşmalarını sağlamış. Fransız Sinematek Derneği’ni kurmuş ve binlerce filmden oluşan kocaman bir arşiv armağan etmiş sinema dünyasına. Fakat 1968’de, sol görüşe yakınlığından dolayı hükümet Henri Langlois’yı görevden alınca, sanatçı ve aydın kesimden oluşan büyük bir grup eylemler yapmış. Yönetmenler filmlerinin sinematekte gösterimini yasaklamış önce, sonra toplanmışlar. Olaylar çıkmış ve hatta Truffaut yaralanmış. Olayların büyümesi sonucu Langlois’ya görevi iade edilmiş. 

Aynı Langlois, 1965’te Onat Kutlar, Hüseyin Baş ve Şakir Eczacıbaşı’na yardımcı olarak Türk Sinematek’ini kurmalarını sağlamış, Türk sinemasına ve özellikle Yılmaz Güney’e destek vermiş. Ancak maalesef 1980’de Türk Sinematek arşivi kaybolmuş.
Kaynaklar:
TSA, Jak Şalom ile söyleşi, Barış Saydam, 21 Mart 2016
SOL, Hakkı Başgüney, 10 Nisan 2013
Categories: Eğitim, Kültür, Sanat, Sinema, Tarih, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Altın Leoparlar

Locarno Film Festivalinin düzenlendiği kentin İsviçre’de olduğunu öğrendim. En eskilerden olan festivalin ödülü altın leopar imiş. İki altın leoparımıza dair bir anıyı okurken öğrendim:

Ayrıca şehrin jeopolitik konumunun uygunluğundan olsa gerek şöyle de bir tarihi önemi varmış: I. Dünya Savaşında ortalığı kasıp kavuran Avrupa devletleri, savaştan sonra ilişkilerini düzeltmek için bu kentte biraraya gelmişler. Yani bir nevi öpüşüp barışma anlaşması olan Locarno Anlaşması burada oluşturulmuş. Detaylarını Ali Çimen’in ‘Sessiz Tarih‘ sitesinden okuyabilirsiniz.

Bu arada Cuma gecesi Locarno’da Imagine Dragons konseri varmış. Gidecekseniz söyleyeyim 😀

Categories: Coğrafya, Edebiyat, Etkinlik, Konser, Sanat, Seyahat, Sinema, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Ölümsüzler Kulübü

Amin Maalouf’un da Fransız Akademisi üyesi olduğunu öğrendim. 1635 yılında kurulmuş olan bu köklü Fransız kurumuna girmek oldukça zordur. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir: Üye sayısı 40 olarak sabitlenmiştir ve üyelerden birisi ölmeden yeni üye aranmaz (o yüzden üyelerine ‘ölümsüzler’ denir). Genel olarak sergilediği tutucu duruşu, edebi içerik ve biçime getirilmek istenen yeniliklere karşı çıkar. Zaten üye olmanın tek kriteri edebiyat alanında başarılara imza atmış olmak değildir. Örneğin politik bazı konular da söz konusu. Çok prestijli görülmesine rağmen bolca da eleştiri alan akademinin üyelerinin iyi ilişkilerle seçildiği de söyleniyor. Nitekim, Fransız dilinin korunmasını sağlamak ve edebi beğeninin standartlarını belirlemek gibi ulvi amaçlarla kurulmuş olan Akademi’nin bugüne kadar ölümsüz ilan etmediği adaylar arasında Molière, Rousseau, Balzac, Flaubert, Stendhal, Proust, Camus, Sartre, Descartes gibi isimler var. Yani dışarıda kalanlardan neredeyse daha seçkin bir liste oluşmuş.

Boşalan 29. koltuğu doldurma onuruna layık görülerek 2011’de Akademili olan Maalouf’un seçilme nedeni ise şu şekilde açıklanmış: Batının güçlü ve zayıf yanlarıyla tanışan doğuluları eserlerine taşıyor oluşu. Doğunun öykülerini batıya sunma durumu, ya da onların ifade şekliyle ‘iki kültür arasındaki etkileşime kapı aralama’ hâli bana bir başka doğu öyküleri yazarını anımsattı. Sosyal hayatı hareketli ve enteresan, çevresi geniş olan ve o zamanlar Fransa’da gayet saygın bir figür olarak görülen 41 yaşındaki Pierre Loti de 1891 yılında Fransız Akademisi’ne seçilerek çıtır üye olmuştu. Hem de rakibi Emile Zola’yı açık ara farkla yenerek ve Akademi’ye giriş konuşmasında o yılların yeni edebi hareketi olan ve Zola’nın da öncüsü olduğu Natüralizm akımını hiç onaylamadığını anlatarak. Zola ise defalarca aday gösterilmiş olmasına rağmen -çok natüralist bulunduğundan olsa gerek- hiçbir zaman Akademi’nin itibarlı üyeleri arasına girememiştir, ancak bugün Loti’nin eserlerini sadece ilgili kesimler anımsarken Zola, Fransa’nın en fazla okunan ve saygı duyulan roman yazarlarından biri olarak halkının gözündeki ölümsüzlüğünü korumaktadır.

Bu arada 1635’ten bu yana faaliyet gösteren Akademi’nin ilk kez bir kadını ölümsüzleştirme tarihi sadece 1980.

Categories: Edebiyat, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Murphy Ailesi

Değerli koreografımız Beyhan Murphy’nin eşinin 1980’lerde parlamış rock grubu Bauhaus’un vokalisti Peter Murphy olduğunu öğrendim. 1992’de Londra’yı bırakıp Ankara’ya yerleşme sebepleri, çocuklarının bu ülkede yaşamalarını istemeleriymiş. 2002 yılında Hürriyet‘e verdiği bir röportajda şöyle demiş Beyhan Hanım: “Buradaki insan ilişkileri, genişletilmiş aile sistemleri ve arkadaş destek mekanizmaları hakikaten muhteşem. Türkiye’de çocuk yetiştirmek daha kolay.”

[NudeAvenger]

[Beyhan M.]

Categories: Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Sütunlu Süslemeli Sokak

Antalya’da yıllar önce bir evin önüne dikilmiş olan tarihi sütunların, bu olayın peşine düşen bir sanat tarihi öğretmeninin çabaları sonucu kaldırıldığını ve Antalya Müzesi’ne teslim edildiğini öğrendim. Zamanında müzenin de izniyle bu evin önüne taşınmış olan ikibin yıllık Roma sütunları için emekli öğretmen Ertekin Kaya change.org’da kampanya başlatmış, çektiği fotoğrafları kendi hesaplarında paylaşmış ve durumu medyaya bildirmiş.

Categories: Antalya, Güncel, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , | 1 Yorum

Loti Evi

Pek çoklarının ‘eksantrik’ kabul ettiği ondokuzuncu yüzyıl yazarı Pierre Loti’nin Fransa’daki evinin 1969 yılında müze yapıldığını ve günümüzde de gezilebildiğini öğrendim. Rochefort’taki Pierre Loti Sokağında bulunan üç katlı evin içi Loti’ye yakışır biçimde son derece şaşaalıymış. Çok seyahat eden ve seyahatlerinden de mutlaka hayvan ve sanat eserleri toplayarak dönen yazarın doğduğu ev bu hediyelik eşyalarla dolunca yandaki evi de satın almış. İspermeçet balinası dişi, Senegal bilezikleri, Mısır kedisi mumyası, Japon süsleri gibi objeler toplayan bu ilginç insanın evi Cezayir’den alınan kaplumbağa ve mezar taşları gibi çeşitli nesneyle dolup taşarmış. Kaplumbağa çoktan ölmüş olsa da Loti’nin ilk romanı Aziyadé’ye adını veren trajik kahramanın sözde mezar taşı halen Fransa’daki müze evde sergilenmekteymiş. Loti, mezar taşının asıl sahibine olan büyük aşkını İstanbul’da yaşamış, bu aşkın romanı Aziyadé’yi de Rabia Kadın Kahvesi’nde yazmış derler. Yani adı sonradan Pierre Loti Kahvesi olan mekanda. Yani bulunduğu tepenin ismini değiştirerek İdris-i Bitlisi Tepesi yapmak istedikleri mekanda.

Oryantal dünyaya ve özellikle de Osmanlı’ya hayran olan Loti’nin ellerinden çıkan evin bazı bölümlerinde doğu hayranlığı çok net görülüyormuş. Umman sultanının verdiği hançer ve kılıç ile Fas sultanının armağanı olan kılıç ve gümüş kaplama tabancanın da yer aldığı Arap silahları koleksiyonu, damarlı mermer sütunlar, Osmanlı sediri, salon fıskiyesi, ahşap oymalı tavanıyla Türk salonu, çiniler ve çakma cami… Loti, Şam’da yanan bir caminin parçalarını satın alıp Rochefort’a taşımış ve yapıyı evinde yeniden inşa etmeleri için Suriyeli bir ekibi de beraberinde getirmiş.

Ev, halka açık olsa da ziyaret etmek zormuş. Sınırlı sayıda ziyaretçiye izin verildiği için rezervasyon zorunluymuş.

Kaynaklar:

Arthur Clark, Saudi Aramco World, Temmuz/Ağustos 1992 (Cilt 43, Sayı 4)

Elaine Sciolino, The New York Times Style Magazine, 12 Temmuz 2011

 

Categories: Edebiyat, Hayvan, Kültür, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bandoneon

Bandoneon adlı müzik aletinin aslen Almanya doğumlu olduğunu ve Bay Band tarafından kiliselerin ihtiyacını karşılamak için yaratıldığını, ancak enstrümanın Buenos Aires’e ayak basması ve bir süre sonra da tangoyla tanışmasıyla daha farklı bir değer kazandığını, yıllar içinde Arjantin’in ulusal çalgısı haline geldiğini öğrendim.

Bandoneon, akordeon’a çok benzese de kardeşi değilmiş ve kendisi pek çok müzisyen tarafından en zor çalınan müzik aleti olarak seçilmiş. Çalmasının zorluğu, körüğün iki tarafında da tuşlar bulunması ve her bir tuşun da körüğü açarken ve de kaparken farklı ses çıkartmasından kaynaklanıyormuş.

Libertango’yu bir de yakışıklı İtalyan bandoneon virtüözü Fabio Furia’dan dinleyiniz:

Categories: Kültür, Müzik, Sanat, Seyahat, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kadıköy’ün Terbiyecisi

Kadıköy ‘ün ilk Belediye Başkanının ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ressamı Osman Hamdi Bey olduğunu öğrendim.

 

 

 

Kaynak: Gazete Kadıköy

Categories: Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Loti

Pierre Loti isminin yazarın gerçek adı değil takma isim olduğunu öğrendim. Louis Marie Julien Viaud’e ilk kez Pierre şeklinde hitap eden kişi o zamanların büyük tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt imiş. Yani Pierre ismini veren kişi ünlü tiyatrocu Sarah Bernhardt. Rivayet odur ki, 1875’te Paris’te aktrisin performansını izleyen Viaud, bu oyuncuyla tanışmayı kafasına koyar ve şöyle bir mizansene girişir: Viaud kendini bir acem halısına sardıracak, Arap kıyafetleri içindeki adamlar rulo halindeki halıyı tiyatrocunun odasına getirecek ve sanatçının gözleri önünde yuvarlanarak açılan halının içindeki genç yazarımız hanımefendinin huzuruna serilecek! Böyle bir girişin ardından ikisinin hemen dost olduğu söyleniyor.

Loti kısmı ise henüz 22 yaşındayken yani 1872 yılında yapışıyor üzerine. Katıldığı donanmayla Tahiti’ye giden Viaud’a ‘Loti’ ismi bu adada verilir. Loti’nin adaya özgü bir çiçek olduğu kesin olsa da yazara ismi kimin verdiği net değil. Kimi kaynak yerlilerin Viaud adını telaffuz edememesi nedeniyle Loti dediklerini söylüyor, kimi bu adı bizzat kraliçenin taktığını belirtiyor, kimi de yazarın roti sözcüğünü yanlış söylemesinden sonra loti diye çağrılmaya başladığını ifade ediyor. Sonuç olarak bir Tahiti çiçeğinden almış takma ismini. 

Categories: Dil, Doğa, Edebiyat, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Atatürk Nazilli’de

Açılışını Atatürk’ün yaptığı ilk ve son fabrikanın Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası olduğunu öğrendim. Tabii ki bu fabrika Sümerbank’ın da ilk fabrikası. Kuruluşu çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiş, gerek ekonomik gerekse sosyal ve kültürel anlamda canlılık kazanmasını sağlamış ve çağdaşlaşmasına katkıda bulunmuş. Halk operayı-tiyatroyu tanımış. Nazilli’nin ilk hastanesi bile Sümerbank tarafından yapılmış. 1937’de fabrikanın açılması kadar 2002’de kapanması da Nazilli’de hayatı değiştirmiş.

Sümerbank emeklisi İlhan Öden’in fabrikayla ilgili yazılarını paylaştığı blogunda verdiği kısa özgeçmişi her şeyi özetler gibi: “Nazilli Basma fabrikası lojmanlarında dünyaya geldi. Sümer ilkokulunu, Sümer ortaokulunu ve endüstri meslek lisesi tesfiye bölümünü bitirdi. Ekmeği, elektriği, suyu, önlüğü, donu, pijamaları Sümerbanktandı. İlk filmini Sümerbank sinemasında, ilk tiyatroyu ve ilk konseri Sümerbank salonunda, ilk maçını Sümerbank futbol sahasında izledi, Sümersporda futbol, voleybol ve basketbol oynadı. … ” O güzelim basmaları yeniden basma hayalini hep canlı tutan ve bu uğurda tek başına büyük çabalar harcayan Sayın İlhan Öden harika bir de video hazırlamış:
[İlhan Öden]

‘Gıdı gıdı’ dedikleri tren de işçileri taşırmış ve tabii o da yıllar önce yatırıldığı kenarda beklerken bir süre önce bakım görüp arada nostalji turları atmaya başlamış.

[Ali Turunç]

**********************************************************

Kaynaklar:
Nazilli Belediyesi

İlhan Öden: Blog & Facebook

 

İleri Okuma: İşte Atatürk

 

Categories: Ekonomi, Kültür, Sanat, Seyahat, Spor, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Harikalar Diyarının Fotoğrafçısı

“Alis Harikalar Diyarında” (Alice in Wonderland) kitabının yazarı Lewis Carroll’ın başarılı bir matematikçi olmasının yanı sıra fotoğrafçı da olduğunu öğrendim. Matematik dehasına bir şey diyemem ama çektiği çocuk fotoğraflarını rahatsız edici buldum. 

 

Kaynak: photography-news (Lewis Carroll’s haunting photographs of young girls)

Categories: Edebiyat, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Boğaz’da Küller

Leyla Gencer’in öldükten sonra yakıldığını ve küllerinin tekneden İstanbul Boğazı’na döküldüğünü öğrendim.

Categories: Müzik, Sanat, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Tutunamayanların Fotoğrafı

Oğuz Atay kitaplarının kapağında yer alan fotoğrafın Ara Güler tarafından çekildiğini öğrendim.

 

 

Cemal Süreya fotoğraflarını kim çekti?
Yusuf Atılgan fotoğraflarını kim çekti?

Categories: Edebiyat, Sanat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Hastalık Hastasının Ölümü

Molière’in nasıl öldüğünü öğrendim. Son yazdığı eser olan ‘Hastalık Hastası’ sahnelenmektedir. Yazar da baş rolü oynamaktadır, yani ölümden ve doktorlardan korkan hipokondriyak bir insanı. Ancak yazarın kendisi de gerçek hayatta verem hastasıdır ve sahnede fenalaşır. Durumunun ciddiyetine ve yakın çevresinin uyarılarına rağmen oyunu tamamlamayı başarır, ancak oyundan sonra götürüldüğü evinde ölür. 

 

 

‘Hastalık Hastası’ oyununu dinlemek için: Radyo Tiyatrosu

Categories: Edebiyat, Psikoloji, Sanat, Sağlık | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Bademler Köyünden Selamlar!

İzmir-Urla’daki Bademler Köyü’nde bir tiyatro binası olduğunu öğrendim. Hem de yeni değil. El birliğiyle yaptıkları tiyatro binasının açılış yılı 1969 olsa da oyun sahnelemeye başlamaları ondan çok çok yıllar öncesine gidiyormuş.

Birkaç yıl önce de Türkiye’nin en temiz köyü seçilmiş. Ama zaten araştırırken öyle özelliklerini öğrendim ki, bu muhteşem köyü görmek şart oldu. Dolayısıyla işte şimdi Bademler’deyim!

 

Detaylı Gezi Yazım için: ozlemsoydan.wordpress.com (Bademler, Teos, Sığacık)

Categories: Sanat, Seyahat | Etiketler: , , , , , , , , | 4 Yorum

Öldüren Eşarp

ABD’de modern dansın yaratıcısı olarak bilinen Isadora Duncan’ın bir eşarp yüzünden öldüğünü öğrendim. Ya da şal diyelim. O yıllarda hanımların boynuna doladığı şu havalı aksesuardan bahsediyorum. 1927 yılının Fransa’sı. Arkadaşının armağanı olan upuzun eşarbını dolayıp üstü açık arabadaki yerini alan Duncan’ın yaşamı çok kısa sürede son bulmuş. Çünkü arabanın hareket etmesiyle tekerleğe dolanan eşarbın boynunu sıkması bir olmuş.

Yaşarken dansına hayat veren, can katan bir aksesuar olarak kullandığı eşarbın* aynı canı yok etmesi oldukça ironik geliyor. Ancak güçlü, devrimci ve feminist Isadora’nın hayatını incelediğimizde karşılaştığımız trajediler bununla sınırlı değil. Yenilikçi bir kadın olarak zorluklar yaşadığını zaten tahmin edersiniz. Evliliğe karşı olan ve bağımsız yaşamayı seçen Isadora’nın yaşamı heyecanlar kadar mutsuzluklarla dolu. Gordon Craig ile olan birlikteliğinden bir kızı, Paris Singer’den bir oğlu oluyor. Singer dikiş makinelerinin varlıklı oğlu Paris’le memnun mesut yaşarken asıl hayatını karartan araba kazasını yaşıyor. Çocukları eve götürecek aracın şoförü motoru çalıştırmak için arabadan iniyor. Eğimde çalışan araba, şoförü binemeden hız alıyor ve Sen Nehrinin sularına dalıyor. Boğulduklarında kızı yedi, oğlu üç yaşında. Yıl 1913.

26 Nisan 1913 tarihli ve 3661 sayılı L’Illustration kapağında yayınlanan fotoğraf

Duncan bir İtalyan’dan hamile kaldığında da I.Dünya Savaşı patlak veriyor ve olanaksızlıklar sebebiyle bebeğini kaybediyor.

1921’de Moskova’ya taşınıyor. Aşk yaşadığı genç Rus şair Sergei Esenin ile evlenerek onu ABD’ye götürüyor. Kısa süre sonra şair boşanarak ülkesine dönüyor. Birkaç yıl sonra da intihar haberi geliyor. Bu ölümün üstünden iki yıl geçmeden Isadora’nın acılarla yoğrulmuş hayatı da son buluyor. İnadına sanatla, aşkla ve kavgayla örülü hayatı… 

 

* Günümüzde çalışmalarını sürdüren Duncan dansçılarından Elyssa Dru Rosenberg Isadora’nın eşarp kullanımını şu şekilde açıklıyor: “Sahnede kullandığı kırmızı eşarp Isadora’nın bekaretini temsil ederdi. Seyirciler arasından seçtiği kişilerin önünde eşarbını azametle dalgalandırırdı. Dansın sonunda, o günkü ruh haline göre ya bir meydan okumayla eşarbı yere atar ya da iyice kendine çeker ve böylece cinselliğinin sadece ve sadece kendine ait olduğunu ilan ederdi.” (Kaynak: isadoraNOW, YouTube)

 
[LaVale]

 

Categories: Giyim, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Edebiyat Aşığı Başkan

Antalya Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal’ın en sevdiği yazarın Dostoyevski olduğunu öğrendim. Sanatın her dalıyla ilgilendiğini bildiğimiz başkanın en büyük aşkı edebiyatmış. Kendisi de öyküler yazan Uysal, Hürriyet’e verdiği bir röportajda şu üç kitabı önermiş:

* Semerkant, Amin Maalouf,
* Pupa Yelken, Sadun Boro
* Esir Şehir Üçlemesi, Kemal Tahir

Kaynak: Ceren Deniz, Hürriyet Akdeniz, 30.03.2017

Categories: Antalya, Edebiyat, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Sebze Halinde Bir Müzisyen

Kerem Görsev’in gençliğinde çok işler yaptığını, bunlardan birisinin de hâlde çalışmak olduğunu öğrendim. Klasik müzik çalmak istemediği için tepki duyduğu konservatuvarı bırakmış ve 1978-79 gibi bir meyve-sebze halinde sekiz ay çalışmış.

Kaynak: Apartman Sohbetleri, Bölüm 40, İlker Gümüşoluk, 6.12.2015 [Bu diziyle de bugün tanıştım. Çok sağlam kişilerle onbeşer dakikalık samimi sohbetlerden oluşuyor. Bilmiyorsanız şiddetle öneririm.]

Categories: Ekonomi, Müzik, Sanat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Livaneli Hollywood’da

Serenad adlı romanın haklarının Almanlar ve Amerikalılar tarafından satın alındığını ve bir Hollywood filmi yapılacağını öğrendim.

Categories: Edebiyat, Güncel, Sanat, Sinema, Tarih | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir Arap Öldürmek

The Cure grubunun ‘Killing an Arab’ adlı bir parçası olduğunu öğrendim. Başlığı görünce şok geçirdim tabii ve hemen incelemeye geçtim. Şok geçiren bir tek ben değilmişim. Yıllar önce çok sayıda dünyalı şarkıya tepki göstermiş ve 1978’de çıkan şarkının ırkçılık aşıladığı görüşü almış yürümüş. Grup bazı konserlerinde parçayı ‘Kissing an Arab’ biçiminde değiştirerek okumuş. Yani öpmüş Arabı.

Tabii araştırınca sadece bu bilgileri değil neden böyle bir parça olduğunu da öğrendim. Aslında Cure’un şarkısı tamamen Camus’nun “Yabancı” adlı eserinden bahseder imiş. Romanın baş kişisi Meursault, sahildeki Arabın elinde tuttuğu bıçağın yansıttığı güneş ışığından rahatsız olur, dönüp gitmek üzereyken birden istemsiz bir şekilde ateş eder ve Arabın ölümüne neden olur. İdama mahkum edilir. Yani şarkıda dediği gibi “canlıyım, ölüyüm” olur. Bir başkasını öldürmüş ama kendi ölmüştür. Yaşam daima ölümle sonlanır ve kişi hangi yolu seçerse seçsin sonuç koca bir hiçtir ve bu bireyin kendi seçimleriyle değiştirilemez. Attığımız adımlar her halükarda anlamsızdır ve yaşamımızın yönünü değiştirebilme şansımız yoktur. Kitapta verilen idam kararının sebebi de birini öldürmesi değil pişmanlık duymamasıdır. Yani sonuçları geldiği gibi kabul etmesi.

Bana bu şarkıyı öğreten Peyman Hanım’a çok teşekkür ederim. Sayfası Avare Balon‘daki ufkumu açan öykülerinden birisini de ‘Yabancı’dan esinlenerek kaleme almış. Ve tabii her zamanki gibi beyninde ve yüreğinde yer etmiş deneyim ve gözlemlerinden yol alarak. Hem öykülerini hem de öykü tadındaki gezi yazılarını öneririm.

Roman hakkında ileri okuma: Murat Gülsoy

 

Kumsalda duruyorum
Elimde bir silahla
Denize bakıyorum
Kuma bakıyorum
Namluya bakıyorum
Yerdeki Arap’a bakıyorum
Ağzının açık olduğunu görebiliyorum
Ama hiç ses duymuyorum
 

Canlıyım
Ölüyüm
Bir Arap’ı öldüren yabancıyım
 

Dönüp gidebilirim
Silahımı ateşleyebilirim
Gökyüzüne bakıyorum
Güneşe bakıyorum
Hangini seçersem seçeyim
Sonuç aynı olacaktı
Koca bir hiç
 

Çelik dipçiğin yumuşakça teptiğini hissediyorum
Denize bakıyorum
Kumlara bakıyorum
Kumsaldaki ölü adamın gözlerindeki yansımamda kendime bakıyorum
Kumsaldaki ölü adamın
 

Of Meursault

Categories: Edebiyat, Müzik, Sanat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Spielberg’ü Geri Çevirmiş

Juliette Binoche’un, Jurassic Park ve Schindler’s List filmlerinde oynaması için gelen teklifleri geri çevirdiğini öğrendim.

Categories: Sanat, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , | 3 Yorum

Maaş 25 Katına Çıkınca…

New York’taki bir konservatuvarın başına geçme teklifi alan Çek besteci Dvořák’ın yurt sevgisinden ötürü işi geri çevirdiğini, ancak kendisine ABD’de verilecek olan maaşın Prag’da aldığının yirmibeş katı olduğunu duyunca mecburen kararından dönüp işi kabul ettiğini öğrendim. Gençlik yılları berbat bir fakirlik içinde geçmiş bir insan evladı için ayıp bir durum değil hani. 

 

 

Kaynak:
Burke, J. (2007). Twin Tracks: The Unexpected Origins of the Modern World. Simon & Schuster

Categories: Ekonomi, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Basılamayanlar

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı eserini ilk yazdığında yayınevlerinin basmak istemediğini öğrendim. Yarışma kazanmasına rağmen bir yıl basan olmamış. Kitaplarının ikinci baskısını hiç görmemiş. Tiyatro oyunu da öldükten sonra sahnelenmiş.

Categories: Edebiyat, Sanat | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Yazar, Kemancı, Özge

Oğuz Atay’ın Suna Kan hayranı olduğunu, kızının adını da Özge koyduğunu öğrendim.

 

 

 

Oğuz Atay hayranı iseniz Murat Örem’in çok emek vererek yazdığı detaylı Oğuz Atay yazısını okumanızı öneririm: yedigünyazıları

Categories: Edebiyat, Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Kayıp Kent

Bin yıldan uzun zaman önce yok olan bir şehrin Akdeniz’in İskenderiye kentine yakın sularında (Mısır) bulunduğunu öğrendim. ‘Heracleion’ ya da ‘Thonis’ olarak bilinen haşmetli şehrin kalıntılarına ilk kez 2000 yılında rastlanmış. Nil Tanrısı Hapy’nin 5,4 metre boyundaki heykeli, denizden çıkarılan nadide eserlerden biri.

Kaynak: The Guardian

 [mtvnations]

Categories: Coğrafya, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bırakmadınız ki Adamı

Hitler’in gençken tüm isteğinin iyi bir ressam olmak olduğunu ama karşısına sürekli çıkan engellerden dolayı bunu bir türlü gerçekleştiremediğini öğrendim. Önce babası istememiş. Karşılıklı direnişmişler. Sonra Güzel Sanatlar Akademisinin sınavlarını geçememiş. İki başvurusunda da reddedilmiş. Hocalardan birisi Mimarlık bölümünü önermiş ama liseyi okumadığı için akademik durumu elvermemiş. Bir yandan parasızlık. Ressamların uğrak yerlerine takılmış durmuş bir ümitle. I. Dünya Savaşında cephedeyken bile resimler yapmayı sürdürmüş. Sonra iştee…gel zaman git zamaaan…Hitler olmuuuuş… 

İşe yaramaz bulanı da çok ama şahsen ben beğendim kendisine ait tabloları. En azından Führer olarak imza attığı işlerden daha başarılı. Binalar muhteşem görünüyor. Zaten resim konusunda uzman bir kişiye göstermişler tablolarını ve kimin yaptığını söylemeden görüş almışlar. Mr. Erbap da resimlerin oldukça iyi olduğunu, sadece insanlara çok önem verilmeden resmedildiğini belirtmiş. Yani…

Akademideki kurul olacakları bilse herhalde onur öğrencisi olarak kabul ederdi de bırakmamışlar ki adamı ‘insan önemsememe’ huyu sadece resimlerde kalsın…

Categories: Sanat, Tarih | Etiketler: , , | Yorum bırakın

Fındıkkıran

Çaykovski’nin 1891’de bestelediği son balesi Fındıkkıran Balesinin ilk kez 17 Aralık 1892’de Rusya’da sahnelendiğini ancak hiç beğenilmeyerek büyük başarısızlıkla sonuçlandığını, ertesi yıl da bestecinin öldüğünü öğrendim. Eserin başarıya ulaşması elli-altmış yılı bulmuş.

Categories: Müzik, Sanat | Etiketler: , , , , , , , , , | 1 Yorum

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: