Psikoloji

Harikalar Diyarı mı Kabus mu?

Alice Harikalar Diyarında Sendromu (AIWS: Alice In Wonderland Syndrome) isminde bir rahatsızlık olduğunu öğrendim. Bu bir tür algısal bozukluk durumu imiş. Vücut parçalarını farklı büyüklüklerde algılıyorlarmış örneğin. Ya da odadaki eşyalar minik minik görünüyormuş. Dünyayı bir dürbünün yanlış tarafından görmek gibi. AIWS hastalığından muzdarip kişiler, nesneleri olduklarından büyük ya da küçük görme, boşluk-derinlik ve zaman gibi kavramları doğru algılayamama, dokunduğu cismi olduğundan farklı hissetme, sesleri farklı algılama gibi sorunlar yaşarmış. Yani algılama bozukluğu ve perspektif ile ilgili bir sendrommuş ve duyularda bozukluklar görülmesiyle karakterize imiş. Halüsinasyonlar görenler oluyormuş. Nöbet sırasında yürümekte zorlanan bile olabiliyormuş.

Yazılarında çektiği migren ağrılarından bahseden Lewis Carroll’ın yani “Alice Harikalar Diyarında” kitabının yazarının da bu bozukluğun pençesinde yaşamış olabileceği düşünülüyor.

Categories: Bilim, Edebiyat, Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , , , , , , , | 2 Yorum

Kesal Doktor

Ercan Kesal’ın aslen tıp doktoru olduğunu öğrendim. Psikoloji alanında yüksek lisansı varmış ve şimdi de Sosyal Antropoloji doktorası yapıyormuş. Taşrada hekimlik yapmış olmasının yanı sıra özel tıp merkezi kurmuşluğu da varmış ve şu anda da hastane yöneticiliği yapıyormuş. Peki nasıl başlamış oyunculuğa? Sinemaya ilgisi hep varmış ama meslek olarak yapmaya eşi sayesinde başlamış. Eşi Nazan Kesal da oyuncuymuş. ‘Uzak’ filminin çekimleri sırasında bir gün Nuri Bilge Ceylan kendisine şöyle diyor: “Yarın senin sevgilini oynayacak bir oyuncuya ihtiyacımız var. Seninle kafeden içeri girecek ve dışarı çıkacak.” Nazan Hanım da zaten hazırda bir sevgilisi olduğunu belirtince Ercan Kesal’a sinema yolları açılıyor ve ‘bara giren kel adam’ olarak kariyerine başlıyor.

Ama tabii bu kadar dolu bir bey olmasaydı bu konuda da bunca başarılı olamazdı. Yazarların kütüphanelerini inceleyen bir Internet serisi var: BookSerf. Kesal’ın çalışma odasını anlattığı bölümü izleyerek keşfettim kendisini zaten ve bilgisine ve de kafasının doluluğuna, okuma düzeyine hayran kaldım.

 

Kaynaklar:

Kendi web sitesi ercankesal.com

Miraç Zeynep Özkartal Röportajı, Milliyet, 22.01.2012

Categories: Edebiyat, Eğitim, Psikoloji, Sağlık, Sinema, TV | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Hastalık Hastasının Ölümü

Molière’in nasıl öldüğünü öğrendim. Son yazdığı eser olan ‘Hastalık Hastası’ sahnelenmektedir. Yazar da baş rolü oynamaktadır, yani ölümden ve doktorlardan korkan hipokondriyak bir insanı. Ancak yazarın kendisi de gerçek hayatta verem hastasıdır ve sahnede fenalaşır. Durumunun ciddiyetine ve yakın çevresinin uyarılarına rağmen oyunu tamamlamayı başarır, ancak oyundan sonra götürüldüğü evinde ölür. 

 

 

‘Hastalık Hastası’ oyununu dinlemek için: Radyo Tiyatrosu

Categories: Edebiyat, Psikoloji, Sanat, Sağlık | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Kötü Baba

Almanların ünlü oyuncusu Nastassja Kinski’nin babasının da ünlü bir aktör olduğunu fakat güzel yıldızın babasını hiç de sevgiyle anmadığını öğrendim. Klaus Kinski, çocukken iki kızını da oldukça çok rahatsız etmiş anormal istekleriyle. Zaten tam olarak hak ettiği roller verilmiş doymak bilmez bir hasta olduğunu kendi kitabında da yazmış olan baba Kinski’ye. Kinski kardeşler babaları ölünce hiç üzülmemiş. Ben de bunları öğrenince mutlu olmadım zaten 😦

 

 

 

 

 

Kaynak: The Telegraph

Categories: Psikoloji, Sağlık, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , | 1 Yorum

Asperger

‘Asperger Sendromu’ denen gelişimsel bir bozukluk olduğunu öğrendim. Vücut dilini ve farklı anlamlara gelen yüz ifadelerini ya da tonlamaları tanımlayamayan, şaka ya da ironi benzeri soyut durumları anlamayan, sosyal becerileri gelişmemiş, dolayısıyla dışarıdan yadırganan, kendileri istese de uyum sağlayamayıp psikolojik sıkıntı yaşayan, empati kuramayan kişiler olurlarmış. Rutinin dışına çıkmayı sevmez, yeni insanlarla tanışmaktan ve yeni çevrelere girmekten hoşlanmazlarmış. Göz teması sıkıntı verirmiş. Net, somut konuları daha iyi kavrar, verilen görevleri yerine getirirlermiş. Birçok şeyi taklit ederek öğrenirler ve yaşamlarına geçirirlermiş. Bir konuya çok ilgi duyar ve o konuda çok iyi olurlarmış. Otizme benzer diyen kaynak da var, onun türü olduğunu söyleyen de. Dolayısıyla orayı pek açıklayamayacağım.

“Einstein’da da vardı” filan gibi tümcelerle olayı romantik ve arzu edilesi göstermeye çalışan bazı kaynaklar olsa da yaşayana sıkıntı dolu günler deneyimleteceği ortada. Başkalarının cümlelerini ya da kendi kelimelerini tekrarlayan, yürüyüşü veya bakışı farklı görünen bireyler olabiliyorlarmış. Ses, tat, koku ve görüntü konusunda aşırı duyarlı oldukları için gürültü ve benzeri can sıkıcı sesler, fazla parlak ışıklar dünyalarını alt-üst edebiliyormuş. Benim bu bozukluğu ilk defa duyduğum kaynak olan “My Name Is Khan” adlı Hint filmindeki asperger sendromlu adam sarı renge tahammül edemiyordu. Sarı görünce perişan oluyordu. Başrolü oynayan Shah Rukh Khan rolüne öyle sağlam çalışmış ve bu karakteri öyle iyi canlandırmış ki sadece filmi izleyerek yeterince bilgi sahibi oluyorsunuz. Zaten film ve Khan bolca ödül almış.

 

Kaynak: webmd.com

Categories: Psikoloji, Sağlık, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Çarşamba Karıları

Annemin çocukluk anıları arasında yer alan “Çarşamba Karıları” korkutmasının sadece ona ve babasına ait bir anı olmadığını, ülkemin değişik köşelerinde de nice çocukların bu kandırmacayla korkutularak büyütüldüğünü öğrendim. Bunun üzerine “Çarşamba karılarını biliyor musun” diye sormaya başladığım kişilerden bir çoğu suratıma tuhaf tuhaf baksa da Yalvaç (Isparta) ve Hızırşah (Datça) gibi iki Akdeniz beldesinde görülmüş olması buralara has bir hikaye olduğunu düşündürüyor. Sizin bir anınız var mı acaba bu hanımlarla ilgili?

Neden Perşembe değil de Çarşamba karıları olduğunu çok merak ediyorum gerçekten ama bu korkutma geleneğinin kökenine dair hiçbir kaynak bulamadım maalesef. Bilen varsa yazsın lütfen…

 

Categories: Edebiyat, Kültür, Psikoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Düşündüğünden Güzelsin

Kadınların sadece yüzde dördünün kendisini güzel bulduğunu ortaya çıkaran bir araştırmayla harekete geçen bir kişisel bakım ürünleri firmasının kampanyalar düzenleyerek kadınların geri kalan %96’sına da kendilerini sevdirmeye çalıştığını öğrendim.

* Boş bir odada robot resimler çizen bir sanatçı oturuyor. Sırayla bu odaya alınan kadınlar bir perdenin arkasına oturtuluyor. Gelen kişinin yüzünü göremeyen sanatçı kadına kendisini tarif etmesini söylüyor. Kadının tarifine göre ressam kendisini çiziyor. Kadın çıktıktan sonra bekleme salonunda konuştuğu kişilerden biri içeri davet ediliyor ve biraz önce çıkan kadını bu kez bu kişinin tarif etmesi isteniyor. İki tarife göre yapılmış çizimler yanyana asılarak resim sahipleri tekrar odaya alınıyor. Sonuç: Herkes kendisini olduğundan son derece farklı tarif etmiş ve bir başkasının anlatımıyla çizilen resimler aslına daha yakın çıkmış. (Video 1)

* Yolda giden kadınlara soruyorlar: Vücudunuzda en çok nerenizi beğeniyorsunuz? Soruyu bir türlü yanıtlayamayan kadınların yanlarındaki kadına soruyorlar bu kez: Arkadaşınızın/kızınızın/annenizin en çok neresini beğeniyorsunuz? İkinci soruya yanıtlar çok kolay bir şekilde veriliyor. Çoğu insan kendinde olanı değil bir başkasında gördüğünü seviyor ne de olsa. (Video 2)

* Bina girişindeki iki kapıdan birinin üstüne ‘Güzel’ yazılıyor, diğerine ‘Sıradan’ (averaj). Kadınların hangi kapıdan geçtiği inceleniyor. Siz hangisinden girerdiniz? (Video 3)

* Bu sene yaptıkları çalışmada da erkeklerin kalp atışları ölçülerek bir çıkarıma varılıyor. Beyler sırayla odaya alınıyor. Parmaklarına nabız ölçer takılıyor. Ekranda ünlü güzellerin resimleri gösteriliyor ve bunlara bakan erkekten gördüğü kişinin güzelliğini anlatması isteniyor. Dünya güzeli kabul edilen ünlüler için sıradan ve naif sayılabilecek ifadeler kullanan beyefendilerin kalp ritmi 80 civarı oluyor da yakın aileden bir hanımefendinin resmini görüp de bu güzelliği tanımlamaya geçtiler mi vuruş sayısı 110’u buluyor. Örneğin aşağıdaki bey, resimde gördüğümüz eşini şu şekilde anlatıyor: “Harika bir gülüşü var. Hiç değişmedi. Onu tanıdığımda 19-20 yaşındaydım. Hep aynı kaldı. Aynı yüz. Karım hakkında konuşmak tuhaf ama böyle hissediyorum. O eşsizdir.” Bunları söylerken çok duygulanıyor ve beni de ağlatıyor tabii ki… (Video 4 – Türkçesi yok henüz)

* Geçen hafta Türkiye’de yayınlanan reklamları da kız çocuklarının kendi bedenlerinde beğenmedikleri yerler konusundaki fikirlerini annelerinden miras aldıklarını söylüyor. Valla öyle. (Video 5)

Yani hanımlar, düşündüğümüzden çok çok daha güzel olduğumuzu bir kabullenelim artık. Her şeyden önce kanlı-canlı ve sağlıklıyız. Beğenmeyen kendine baksın!

Categories: Güncel, Psikoloji, Sanat, Sağlık | Etiketler: , , , , , , , | 5 Yorum

Eşcinsellik Üzerine

Freud ve Reich’ın eşcinsellik üzerine düşüncelerini öğrendim. Sigmund Freud, eşcinselliğin bir hastalık olmadığını, dolayısıyla utanılacak ya da aşağılanacak bir durum da olmadığını söylemiş. Bir dönem Freud’un öğrencisi olmuş ve onun çalışmalarını ileri götürmüş psikanalist Wilhelm Reich ise, sağlıklı bireyler ve sağlıklı toplumın oluşması için özgür cinselliği savunarak tepkileri çekmiş bir bilim insanı olmasına rağmen eşcinselliği bir hastalık ve sapma olarak betimlemiş ancak küçümsemeyi ya da saldırmayı o da yanlış bulmuş.

Categories: Bilim, Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Şeytani Zevk

Schadenfreude‘ sözcüğünün ‘başkalarının başına gelen talihsizlikleri görünce duyduğumuz şeytani zevk’ anlamına geldiğini öğrendim.

Schopenhauer, A. (2015). İnsan Doğası Üzerine. Ankara: Alter Yayıncılık

Categories: Dil, Edebiyat, Psikoloji | Etiketler: , , , , , , , | 1 Yorum

Dondurmaya Yatırım

Ülkemizin ATM denen aletlerle yeni tanıştığı günlerde, sivri akıllı bir vatandaşımızın makineye dondurma soktuğunu öğrendim. Bunu ‘Türkiye’ye bankamatiği getiren adam’ olarak bilinen Dikran Masis’ten dinledim. Vatandaşımız zor günleri için hesabına dondurma yatırmak istemiş olmalı 😀

Categories: Ekonomi, Psikoloji, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Orgon

Üniversite yıllarımda “Dinle Küçük Adam” ve “Gençliğin Cinsel Eğitimi” kitaplarını okuyarak çok sevmiş olduğum Wilhelm Reich’ın sadece yazar olmadığını öğrendim. Reich, bilim tarihine damgasını vurmuş önemli bir psikanalistmiş. Sigmund Freud’un öğrencisi olmakla kalmamış, onun tezlerini daha da geliştirmiş ve ‘orgon’ ismini verdiği enerji üzerinde çalışmış.

 

Yahudiymiş (ama kendisi reddediyormuş). Yasak ilişkisi eşi tarafından fark edilen annesi intihar etmiş. Birinci Dünya Savaşına katılmış. Savaştan sonra tıp okumuş ve psikanalize yönelmiş. Komünist partiye bağlıymış. Otoritelerle ters düştüğü için çeşitli ülkelerde yaşamak durumunda kalmış. Oturma izni alınmış, sınır dışı edilmiş, partiden ihraç edilmiş, psikanaliz derneğinden çıkarılmış. Otoritenin sağlığımızı olumsuz etkilediğine inanan Reich, Nazilerin yükselişine de yüksek sesle karşı çıkmış ve tabii Hitler rejimiyle de sorunlar yaşamış. En sonunda Avrupa’yı bırakıp Amerika’ya göçmüş ve New York’ta araştırmalarına devam etmiş ancak orada da FBI ve FDA (Gıda ve İlaç Dairesi) ile başı derde girmiş. Peki ne yapmış da bu kadar değerli bir bilim insanıyken bunca sevilmeyen adam ilan edilmiş?

 

İşte öğrendiklerim:

 

Freud, sosyal nedenlerle cinsel dürtülerimizi inkar etmemizin nevroza neden olduğunu keşfederek vücuttaki biyolojik cinsel enerjinin varlığından bahsetmiş, buna ‘libido’ adını vermişti. Reich bunu biraz daha ileri götürerek cinsel tatminin nevrotik semptomları dindirdiğini ifade etti.

 

İçimizde bir tür elektrik enerjisi olduğunu ve bu enerjinin beden ve ruh sağlığını ciddi anlamda etkilediğini belirtti. Bu yaşam enerjisine ‘orgon’ adını verdi. Orgazmın işlevini araştırırken keşfedildiği ve organik maddeleri şarj edebildiği için bu enerjiye ‘orgon’ dedi ve bu enerjinin tüm yaşam formlarında var olduğuna inandı.

 

Kısaca orgon, orgazm sırasında yayılan enerjinin ismiydi. Cinsel enerjinin boşalamamasının bir tıkanma meydana getirip zararlı hale gelerek nevroza neden olduğunu savundu. Dolayısıyla ona göre sağlığımız büyük ölçüde orgazm gücüne bağlıydı ve iyileşme de bu tıkanıklığın giderilmesiyle olasıydı. Yani bastırılmışlık vücudumuzda bir zırh yaratıyor, bu zırh psikoseksüel enerjimizi serbest bırakamamamıza neden oluyor, vücuttaki bu fazla enerjiyi atabilmek için orgazma gereksinim duyuluyor, o mümkün olmayınca içimizde oluşan gerginlik ve tabii daimi baskı hissi (fiziksel, cinsel, ekonomik ve sosyal yönden) bireylerde nevroza sebep oluyor. Yani ekseri ya orgon enerjisi az olduğu için ya da vücuttaki orgon dışarı atılamadığı için hasta olunuyordu. Gerilim yüklenmeye neden oluyor, bu yüklenme boşaltılamadıkça hücrelerde gerilim yüklenmesi devam ediyor ve kanser dahil çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Oysa orgazm, vücutta doğal olarak oluşan biyolojik enerji fazlasını boşaltarak enerji dengesini kuruyor, ki bu işlev yitirilince enerji artmaya devam ederken bir miktarı da serbest kalmadıkça nevrotik bozukluklar baş gösteriyor. Hatta Reich, faşizm gibi nefret kaynaklı hastalıkları dahi bu kurama dayandırmıştır.

 

Tüm bunları bilmenin ilk adım olduğunu kabul ederek, sıkıntının üstesinden gelmenin yollarını aradı ve çalışmalarını o yöne çevirdi. Çalışmalarını ilerletebilmek için Orgon Enstitüsünü kurdu. Enerjiyi toplayıp depolayarak yararlı hale getirmenin yollarını aradı. Maddelerin yalıtkanlık özelliklerini göz önünde bulundurarak orgon enerjisini içinde toplayabilecek kutuları icat etti ve ‘orgon enerji akümülatörü’nü yarattı. Bir insanın girip oturabileceği kadar küçük bir kutudan oluşan bu akümülatörlerle bireylerin enerji yoluyla sağlıklı hale gelmesi planlanmıştı. Kanseri bile yok edebileceğini belirtmesine rağmen medyanın ‘seks kutusu’ olarak eleştirdiği bu buluş ve tüm çalışmaları kısa sürede ABD’de de tepki çekmeye başladı ve akümülatör yasaklandı. Hakkında soruşturma başlatıldı. Bir bilim insanını hukukçuların yargılayamayacağını söyleyerek mahkemeye gitmeyen Reich, yazdığı bilimsel kitapları okumalarını söyledi. Ancak iki yıl hapis cezası hükmüne tabii ki karşı koyamadı. Kitapları yakılan Reich, hapisteki ilk yılında öldü (1957).

 

Reich, ömrünce cinsellik eğitimi, doğum kontrolü, boşanma hakkı ve kadınların ekonomik bağımsızlık mücadelesi gibi konulara önayak oldu. İşçi mahallelerinde cinsel danışma merkezleri kurdu. Sağlıklı bir cinsellik için sınıf kavramının olmaması gerektiğini ileri sürdü. Uygar toplumlarda kişilerin cinsel yönden özgür olamadığını, isteklerini bastırarak hep stres altında olduğunu düşündü. Sosyokültürel konumun gereklilikleri açısından değil, bir birey olarak gereksinimlerimiz ve acı çektiğimiz durumlar açısından yaşamı ele almamız gerektiğini dile getirdi ve sosyal hayatımızı buna göre düzenlememizi salık verdi.

 

Ama tabii ki görüşleri, çalışmaları, başarıları ve icatları (yağmur yağdırma aparatı gibi) hem genelgeçer inanışlara ters düştüğü için tutucu tayfanın canını sıktı, hem de kabul görmüş sisteme ekonomik getiri sağlamadığı hatta en başta ilaç endüstrisinin ekmeğini kestiği için sevilmedi. En çok da seanslarında hastalara dokunduğu için tepki uyandırdı, orgon akümülatörüyle dalga konusu oldu, FBI peşini bırakmadı, ajan olarak mimlendi, akıl hastası olduğu gibi karalamalara maruz kaldı, özel hayatı deşildi. Oysa altmış yıl aradan sonra bugün enerji konusunda yapılan çeşitli çalışmaların çoğu, zamanında hayatın dar edildiği Reich’ın fikirleri ve çalışmalarından yola çıkarak temellendirilmiştir.

 

 

 

Categories: Bilim, Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Tolstoy’un Bisikleti

Tolstoy’un bisiklet sürmeyi 67 yaşında öğrendiğini öğrendim. Oğlu ölünce karalar bağlayıp her gün ağlamaya başlayan ünlü yazar kendini bisiklete vererek tedavi etmeyi başarmış. Bisiklet merakını da, kederinin üstesinden gelmesine yardımcı olabilecek bir tür masum ve kutsal saçmalık olarak tanımlamış. Moskova’daki Tolstoy Müzesinde bisikleti görülebilirmiş.

Kaynak: Tolstoy Therapy

Categories: Edebiyat, Psikoloji, Sağlık, Seyahat, Spor | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Gönül Bu…

1980 yılında John Lennon’ı öldüren hayranı Mark Chapman’ın şarkıcıya benzeme işini fazlasıyla abartıp John Lennon Yoko Ono’yla evlendi diye Japon bir kadınla evlendiğini öğrendim. Hala hayatta olan Chapman’ın altmış yaş üstü eşi Gloria ise sevgilerinin her geçen gün daha da güçlendiğini düşünüyor ve hala yılda bir kez 44 saatlik yalnız kalma-yeme-içme-sevişme ve televizyonda Çarkıfelek izleme iznini birlikte geçirmek üzere Hawaii’den New York’a Mark Chapman’ın yanına uçuyor.

 

Kaynaklar:
Daily Mail 2010 – Daily Mail 2014Daily Mail 2015
New York Post (2014)

Categories: Müzik, Psikoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Dünya Ağrısı

Almancada ‘Weltschmerz’ diye bir sözcük olduğunu öğrendim. ‘Welt’ dünya demek, ‘schmerz’ de ağrı demek. Bu iki kelimeden türemiş isim tüm dünyayı anlatarak kafayı zonklatıyor. Dünyanın gidişatına dair olması gerektiğini düşündüğünle gerçekte olanın birbirini tutmaması karşısında düştüğün depresyonu anlatıyormuş. Seviyorum bu dili…

Categories: Dil, Psikoloji | Etiketler: , , | 1 Yorum

El Ele Tutuşun

Montreal’de yaşayan Kanadalıların otobüs duraklarında çok eğlendiklerini öğrendim. 😀

2014’te Duracell bir ürününü tanıtmak amacıyla ilginç bir durak reklamı gerçekleştirdi. Kanada’nın ne kadar soğuk olduğunu biliriz. Ama bu durağın iki tarafına yerleştirilen sensörler sayesinde ısınmak mümkün oluyor. Durağa gelen kişiler bir elini el işaretiyle gösterilmiş sensöre yerleştirip diğer eliyle de durakta bekleyen diğer kişinin elini tutunca elektrik devresi tamamlanıyor ve tepedeki ısıtıcı aktive edilmiş oluyor. Cam duvarlarla çevrilmiş durağa sıcak hava verilmesi sadece birbirimize destek olursak devam ediyor. Tek başına çalıştıramıyorsunuz, elleri bırakınca da kısa sürede sönüyor. “In Canada, we have cold winters. But we also have each other” sözleriyle biten reklamlar bir nevi dayanışmaya davet ediyor halkı. Yetkililer böyle bir reklam yapmalarının bir sebebinin de ‘başkasına dokunmamamız gerektiği düşüncesini kırmak’ olduğunu söylemiş. İnsan vücudunun iletkenliğini yaşayarak öğrenmek için de iyi bir fırsat bence. Çok iyi reklam yaptıkları ise zaten yadsınamaz. Türkiye’de bile etkili oluyor şu an örneğin.

 (OfficialDuracell)

 

Daha önce de bir otobüs durağının yakınına yirmibir adet müzikal salıncak koymuşlardı. Her birinden ayrı ses gelen bu salıncaklarda biribirinizle uyum içerisinde sallanabilirseniz müzik oluşturuyorsunuz. Salıncaklarda, farklı enstrümanlardan farklı açılara gelince farklı çıkan notalar kayıtlı ve yanınızdakilerle ne kadar senkronize olursanız müziğiniz o kadar kompleksleşiyor çünkü bu şekilde programlanmış yani işbirliği halinde devreye giren melodiler var. Geceleri ışıkları da yanınca daha heyecan verici bir görüntü oluyor. Kamu alanlarının sahiplenilmesini, insanlara kentin göbeğinde takılabilecekleri bir yer yaratarak birbiriyle konuşma fırsatı yaratmayı, her yaştan insanın bir arada oynayıp eğlenebilmesini, yani günlük yaşama biraz ‘sihir’ katmayı arzulamış olduklarını söylüyor tasarımcıları. Tabii burada da çocuklara ekip çalışması ve işbirliğinin öğretilebileceğini sanırım söylememe gerek yok.

 (OWN – Super Soul Sunday)

Bu arada salıncakların alanını işaretleme şekline bayıldığımı söylemeden de edemeyeceğim. Gayet basit ama işlevsel.

 (Montreal Gazette)

 

Kaynaklarım: Time , GoodNewsNetwork , Colossal

Categories: Ülkeler, Müzik, Psikoloji, Seyahat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Sinéad O’Connor

Geçtiğimiz hafta protest şarkıcı O’Connor’ın Facebook üzerinden yaptığı bir paylaşımla intihar etmekte olduğunu düşündürerek hayranlarını ve yakınlarını telaşlandırdığını, polisin kendisini bularak yardım sağladığını öğrendim. Aldığı tıbbi tedavinin ardından şimdi iyiymiş ve Facebook hesabına geri dönmüş.

Categories: Güncel, Müzik, Psikoloji, Teknoloji | Etiketler: , , | Yorum bırakın

Öldürmeyen Güçlendirir

Coprohagia sözcüğünün dışkı tüketimi anlamına geldiğini (Yunancada ‘copros’ dışkı demekmiş), bu durum bazı hayvan türlerinde normal davranış biçimi olarak nitelendirilse de insanlarda dışkısını yeme durumunun anca şizofreni ya da pika (toprak gibi aslında besin olmayan maddeleri yeme alışkanlığı) gibi bir takım psikolojik bozuklukların ileri vakalarında gözlemlenebilen bir rahatsızlık olduğunu öğrendim. Belki de ‘normal’ kabul edilemeyeceği için edebiyatta da yeri olduğunu hatta Gargantua ve Pantagruel gibi bir klasikte bile geçtiğini fark etmemişim de Nietzsche’nin de bir ihtimal bu dertten muzdarip olduğunu çeşitli kaynaklardan duymuştum.

[Bu arada, ‘coprolalia‘ sözcüğü de ‘copros’ kelimesinden türemiş.]

The Philosophers’ Magazine, 2012

The Vancouver Sun, 2008

Not: İnsan dışkısı bakteri içerir. Lütfen denemeyiniz. 😉

Categories: Dil, Güncel, Psikoloji, Yiyecek | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

Facebook Parmağı

Üssü Kopenhag’da olan Happiness Research Institute’ün, yaptığı son araştırma ile, Facebook kullanmayı bırakınca mutluluk düzeyinin arttığını saptadığını öğrendim. Bin civarında denekle çalışan enstitü bunların yarısına bir haftalığına Facebook kullanımını tamamen bırakmalarını söylemiş, diğer yarısı ise feys rutinlerine devam etmiş. Çalışmanın öncesinde ve sonrasında deneklerin mutluluk düzeylerini on üzerinden değerlendirmeleri istenmiş. Tabii ki deney grubundakiler, kontrol grubundakilere göre daha mutlulaşmış. Bir haftada hemen gerçek hayatta olan türden sosyalleşmeleri artmış ve daha az yalnız ve öfkeli hissettiklerini ifade etmişler. Deneyin tamamı bundan ibaretse eğer, insanın “noolmuş yaani, bunu ben de söyleyebilirdim” diyebileceği türden çok vasat bir çalışma ama yine de bir farkındalık yaratılmasını sağlamıştır. En mutlu ülkelikten üçüncü mutlu ülkeliğe gerileyince telaşlandılar herhalde. Bir kere adamların ‘Mutluluk Araştırma Enstitüsü’ diye bir kurumları var ki bu bile vatandaşını mutlu etmeye yeter. Neyse… Artık ülkemizin mutluluk sıralamasında neden üst sıralarda yer almadığını biliyoruz: Üzüntü verecek hiçbir şey yok aslında ama işte Facebook parmağı var! Bence kapatılsın. Kah-rol-sun-Feeys-buk!

(Gerçi İsmail’i mutlu etmiş ama…)

Categories: Ülkeler, Bilim, Güncel, Psikoloji, Sağlık, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Sylvia & Assia

Üniversitedeyken hayran olduğum yazarlardan birisi olan ve sadece eserleriyle değil yaşantısıyla da beni çok etkileyen Sylvia Plath’in ölüm şeklini biliyordum da, eşi Ted Hughes’un o zamanlar beraber olduğu bir başka kadın olan Assia Wevill’in da tıpkı Sylvia gibi ocağı açıp gaz soluyarak intihar ettiğini yeni öğrendim.

1960’da ve 62’de çocukları olan, 61’de de ev alan Sylvia ve Ted evlilik hayatlarını ve sanatsal paylaşımlarını sürdürmeye devam ederken 1962 yazında Assia adlı Sophia Loren’le Elizabeth Taylor karışımı (kendi arkadaşlarının betimlemesi) kadın boy gösterir. Kimyasal çekime uzun süre karşı gelemeyen (gelmek de istemeyen) Ted ve Assia’nın arasında tutkulu bir ilişki başlar. Takip eden sonbaharda ise Sylvia ve Ted ayrılır. Her şeyin üstüne bir de Assia Wevill’ın hamile kalması ve Sylvia’nın bunu bilmesi, muhtemelen şairin ara ara ziyaret eden intihar düşüncesini su yüzüne çıkaran sebeplerden biri olur. Gerçi o çocuk doğmaz ama bir başka can da yitirilir: 1963 Şubatında Sylvia Plath kendini öldürür. Plath’in intiharından altı yıl sonra, yani 1969’da da, Assia aynı yöntemle canına kıyar. Ancak Plath’ten farklı olarak Wevill, Hughes’tan olan 4 yaşındaki kızını da öldürür. İki kadınını da yitiren Hughes 1970’de ikinci evliliğini yapar.

Bu arada, Sylvia Plath’in kendi intihar sahnesini hazırlarken titiz bir şekilde koruduğu iki yavrusundan o zaman bir yaşında olan Nicholas ise 2009’da kendisini asar.

Öyküsünü bildiğimden beri sadece şair Sylvia Plath için üzülürdüm. Bugünden itibaren, yıllardır kızdığım eşi şair Ted Hughes, ilişkiye girdiği Assia Wevill ve yavrusu ve bu ilişkiyi öğrenince hap alarak ölmeye çalışan şair kocası, Wevill’in ölüm haberini alınca ölen Ted’in annesi, o zaman ölmeyen ama kırklı yaşlarında hayatını noktalayan oğlu ve ömrünce tüm bunlara maruz kalmak durumunda kalmış şair ablası için de üzüleceğim… 😦

 

 

Başlıca Kaynaklarım:

“I’m going to seduce Ted Hughes” by Yehuda Koren and Eilat Negev – The Telegraph
“Written out of history” by Yehuda Koren and Eilat Negev – The Guardian

Categories: Edebiyat, Psikoloji | Etiketler: , , , , , , , , | 1 Yorum

Ölmek İstemiş

Bülent Ersoy’un yıllar önce intihara teşebbüs ettiğini ve hastaneye zor yetiştirildiğini öğrendim.

Categories: Müzik, Psikoloji, TV | Etiketler: , , , | 2 Yorum

Ödev

Geçtiğimiz Ağustos ayında yayınlanan bir araştırmaya göre, Amerikalı çocuklara, normalde uzmanlarca önerilenin üç katı kadar fazla ödev verildiğini öğrendim. Ulusal eğitim sendikası ile ulusal veli-öğretmen örgütünün uygun gördüğü günlük ödev yapma süresi, birinci sınıf öğrencileri için on dakika, ikinci sınıf için yirmi, üçüncü sınıf için otuz ve böyle böyle liseyi bitirene kadar onar dakika artarak devam ediyor. Beş-altı yaş grubuna ise ödev verilmesi onaylanmıyor. Bize de buyursunlar..

Categories: Ülkeler, Bilim, Eğitim, Güncel, Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Zekiler Dikkat!

Zaaf derecesinde akla hayran ve zeki olana aşık kişileri ‘sapyoseksüel’ sıfatıyla tanımlamaya başladığımızı öğrendim. Sapyoseksüel kişi, partnerinin görünümünün ya da bir başka özelliğinin çekiciliğinden ziyade zekasından etkilenip tahrik oluyormuş, akıl gücüne arzu duyuyormuş. Sosyal medyanın etkisiyle yaratılarak dile yeni girmiş sözcüklerdenmiş. ‘Sapien’ ve ‘sexualis’ kelimeleri kullanılarak türetilmiş.

Categories: Dil, Güncel, Psikoloji, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Allam Çok Töbe

‘Tourette Sendromu’ (TS) adıyla bilinen ve oldukça da yaygın olan nöropsikiyatrik bir bozukluk türü olduğunu öğrendim. Tikler, kontrol edilemeyen sesler çıkarma ve sözler söyleme (vokal tikler) ile karakterize sendrom 1800lerden beri varmış ve Mozart gibi bazı ünlülerde de olduğu düşünülüyor. Zeka düzeyiyle hiç bir ilgisi yok. Çoğunlukla, kafayı sağa-sola sallama, yüzünü buruşturma, fazla göz kırpma, belli bir sözcüğü sık ya da alakasız zamanlarda söyleme şeklinde görülüyor. Durdurmaya çalıştıklarında çok sıkıntı çekiyorlarmış, hatta daha da kötüleyebiliyormuş. Özellikle çocuk yaşlarda başlaması ve bir kaynağa göre her bin kişiden birinde görülüyor olması sebebiyle bu konudaki cehaletime çok içerledim. Yıllarını çocuk ve ergen eğitimine ve eğitimcisinin eğitimine adamış bir öğretmen olarak bu sendromdan haberdar olmalıydım. Tüm öğretmenler de haberdar olmalı.

Tourette bozukluktan muzdarip hastaların bazılarında görülen koprolali (coprolalia) ise başlıbaşına zor bir durum çünkü bu durumdaki hastalar istemsiz bir şekilde müstehcen, kaba ve uygunsuz konuşuyorlarmış. Yani hiç istemedikleri halde küfür ediyorlar ve bunu engelleyemiyorlar. Bu sırada toplum içindeyseler doğal olarak çok fazla utanıyorlarmış. Yaşadığı sıkıntıyı ‘tormenting’ yani ciddi anlamda acı veren bir durum olarak nitelendiren bir kişinin yazısını okurken özellikle çok üzüldüm.

Tabii durum çok ciddi olsa da zeki beyinler bu değişik konuyla ilgili üretimlerde bulunma fırsatını kaçırmamışlar. 1999 yapımı “Deuce Bigalow: Male Gigolo” adlı filmden bu konuya değinen bir kesit izlemek isterseniz sesi kısmayı unutmayın:

Meraklısına, bu konuda yazılmış bir kitap:

Uçlarda Gezintiler – Tourette Sendromuyla Yaşamak, Gökçe Esen (Pan Yayıncılık)

İleri Okuma:

Halkın rahat anlayabileceği türden Soru-Cevap: tourette.de

Biraz daha kapsamlı bilgi: Aktüel Psikoloji (gata.edu.tr’den alınmış)

Akademik Çalışma: Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, Hande Ayraler Taner, Esra Güney, Yasemen Taner

Categories: Eğitim, Müzik, Psikoloji, Sağlık, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Bay Milor

Tüm Türkiye’nin ‘gurme’ olarak bildiği ve özellikle üniversite öğrencilerinin, programlarını yalanarak seyrettiği Vedat Milor’un aslında ekonomist, sosyolog, hukukçu ve akademisyen olduğunu öğrendim. Aslen Konyalı olan Milor’un soyu babaanne tarafından Mevlana’nın ilk eşine dayanıyormuş (Celaleddin-i Rumi olsa gerek). Akrabalar arasında millet vekilleri, bakanlar da olan ve Atatürk’ü evinde ağırlamış olan sülalenin bağları (Meram Bağları) filan varmış. Milor’un Almanya’da mühendis olmuş dedesi ilk meyva sularını (Meram Meyva Suları) üreten başarılı bir işadamı imiş. Tek çocuk olan Milor’un çok küçük yaştayken annesi ve babası boşanınca, babaannesi ve dedesiyle büyümüş ama orta ikideyken dedesi de ölünce Galatasaray Lisesinde yatılı okumaya başlamış. 16 yaşındayken de babaannesi ölünce, ‘kadınları fazla seven’ babası ve tiyatro-sinema oyuncusu olan yeni eşi Gül Gülgün Hanımın ünlü tiyatrocularla dolup taşan evine dahil olmuş ve böylece, her şeyi satmaya başlayan babasının yanında, çok büyük bir servetin onbeş yılda uçup gittiğini gözlemleyip paranın önemsizliğini öğrenme fırsatı edinmiş (şu an Konya’da sahip oldukları hiç bir şey yok örneğin). Bir yandan da 26 yaşındayken depresyona giren, güzel ama çok mutsuz anneciğini izleyerek tatminsiz bir çocukluk geçirmiş. Okuduğum her röportajında, annesiyle gittikleri bir Çin Lokantasında annesinin çok güldüğünü anlatması, ne kadar derinden etkilendiğini gösteriyor. Dostları Can İren’in intiharıyla birlikte sarsılmışlar örneğin. Kendisi ergen bir delikanlıyken, bir subaya çok aşık olan annesinin kaygılarıyla kendinden çok ilgilenmiş, onun için endişelenmiş. Bu adamla evlendikten sonra ise annesini pek doğru düzgün görememiş zaten.

 

Galatasaray Lisesinde yatılı okuyan Milor evde iyi yemek piştiği için okulda hiç yiyemezmiş. Ayrıca diğer çocuklarla doğal olarak pek uyuşamıyormuş. Onların oyunları ilgisini çekmiyormuş ve arkadaşlarının oyun oynarken tek dertlerinin kazanmak ya da kaybetmek olması ona tuhaf geliyormuş. Gönüllü olarak sosyal değilmiş yani ve kendine yarattığı dünyada hiç de yalnız hissetmiyormuş kendisini. Çocuk Milor sinemayla ilgilenir, yönetmen olmak ister, şiir yazar, şiirlerini Can İren’e mektupla yollar, büyüklerle sohbet etmekten keyif alırmış ve çok çok okurmuş. Ne yapacağını bilemeyip sürekli okuyormuş. İktisatçı olmasını isteyen ailesinin isteğiyle Boğaziçi Ekonomide ve London School of Economics’te eğitim almış ve ardından Berkeley’de (ABD) Sosyoloji Doktorası yapmış. Türkiye ve Fransa’da planlama ve ekonomik kalkınmanın karşılaştırmalı analizini yaptığı doktora tezi ABD’de en iyi tez seçilmiş. 1991’de Dünya Bankası’na girmiş (Kemal Derviş’le çalışmış). Eşine uzak kalmamak için Stanford’da Hukuk eğitimi alma yoluna gitmiş. Karısı Linda’nın teşvikiyle mutlu olduğu işleri yapabilmesi için akademisyenliğe son vermiş ama Brown, Princeton ve Koç Üniversitelerinde de çalışmışlığı var. Bir ara Vehbi Koç burs vermek istemiş.

 

Özellikle masa tenisi ve teniste çok iyi olduğunu ve çok hızlı koşabildiğini de yeni öğrendiğim Milor, nasıl iyi futbol oynanacağı konusunda da yine şair dostları Can İren’den tüyolar almış çocukken. Ellerinin titremesiyle bildiğimiz rahatsızlığından dolayı şimdi bu kadar iddialı olmasa da çocukken arkadaşları arasında onu kurtaran konular bu sportif başarılarıymış. Ellerinin titreme sebebini ise çok fazla balık ve kabuklu tükettiği için vücudunda civa fazlalığı olmasına veriyor değerli dünya vatandaşı.

 

Can İren 9-10 yaşlarındaki Milor için “Bu çocuk Bay Herkes olmayacak” demiş. Sayın Milor’un Bay Herkes olmadığı ve asla olamayacağı gün gibi aşikar.

 

******************************************************************

Mesut Yılmaz’ın yanında üvey babası tarafından nasıl kırıldığı, şiir yazmayı neden ve ne zaman bıraktığı gibi, Vedat Milor’un hayatına dair bir çok ilginç detay içeren röportajlara bir bakmanızı öneririm.

RÖPORTAJLAR:

Ayşe Arman (Hürriyet – 20.11.2011)

Tan Sağtürk (Tan Sağtürk Akademi – 28.07.2013)

Can Binali Aydın (BirGün – 19.07.2015)

 

GÜL GÜLGÜN & OKTAY MİLOR:

Selami Ates (Sinema Esintileri – Gül Gülgün Kimdir)

Türk Nostalji (2 Aralık 1961 tarihli bir dergiden – Gül Gülgün & Oktay Milor)

Categories: Edebiyat, Ekonomi, Eğitim, Psikoloji, Sinema, Spor, Tarih, TV, Yiyecek | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Palyaço!

Palyaçolardan korkan insanlar olduğunu, hatta bu durumun tıpta bir adı bile olduğunu öğrendim. Bazen bu kadar çok palyaçoluğa soyunan insan olması ürkütüyor beni de ama bu farklı bir şey olsa gerek.

Categories: Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , , | 5 Yorum

Huzursuz Bacak

Huzursuz Bacak Sendromunun insanlar tarafından çok bilinmediği için tanılanamayan ama aslında sık blblcr
görülen bir hastalık olduğunu, kadınlarda daha fazla rastlandığını (her zamanki gibi), ilk kez tedavisini bulanın da bir Türk olduğunu öğrendim. Zaten bu sendromun yarattığı rahatsızlığın kitap okumayı da engellediğini göz önünde bulunduracak olursak ülkemizde ne kadar sık görülen bir hastalık olduğunu tahmin edebiliriz. Neyse… En belirgin özelliği, kişinin sürekli bacaklarını hareket ettirmek istemesi olan rahatsızlığa maruz kalan kişiler kendilerine ne olduğunu tanımlayamazmış kolay kolay. Akşam saatlerinde dinlenirken ve gece yatarken bacaklarda şiddetli hareket ettirme isteğini ifade eden hastalara rahatlıkla HBS teşhisi konabilirmiş. Bacaklarda karıncalanma, kasılma, iğne batıyor gibi olma hissi, uyuşma, vb hissedilirmiş. Kişi bacaklarını germe, burma, arasına birşeyler koyma isteği duyarmış. Hep hareket etmek ister, bacaklarını nereye sokacağını şaşırırmış. Uyumakta çok zorlanır, gerinip durduğu için kramp sıkıntısına maruz kalırmış. Hareket etme isteği dolaşınca geçtiğinden sık sık kalkıp dolaşabilirlermiş. Uyuyabilenler sık uyanır, bazısı da bunları hiç fark etmez ama sabah çok zor kalkar ve günü yorgun geçirirmiş. Sıkıntılar bazen yıllarca yok olsa da sonra nüksedebiliyormuş. Tanılandığı takdirde tedavisi çok kolaymış. Yıllar önce sinemada filan oturamadığım, şehirlerarası otobüs seyahatlerinde yerimde duramadığım bir dönem yaşamıştım. O neydi, huzursuz bacaklılık mıydı, neden, nasıl ve ne zaman geçti bilmiyorum ama bazen vücutta B12 vitamininin ya da demirin eksik olması durumunda gözlemleniyormuş ve değerleri normale döndürerek düzeltiyorlarmış sıkıntıyı. Şeker, fıtık, romatizma filan da etkiliyormuş ama çoğunlukla ailede olduğu için başımıza geliyormuş.

 

Categories: Bilim, Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Bir Uyumsuzun Uyumsuzluk Nedenlerinden Biri

Tomris Uyar’ın ilk eşi Ülkü Tamer’den olan ilk yavrusu Ekin’in birkaç aylıkken sütten boğulup öldüğünü öğrendim. “Gündökümü – Bir Uyumsuzun Notları I” (YKY) adlı güncesinde bunu şu şekilde dile getiriyor:

Ekin’in benim ansızın gürleşen sütümle boğulduğu gece -tıpta bindebir rastlanan bir olaymış- Ali ile Genco yalnız bırakmadılar bizi.” (s.96)

Genco dediği, kendisi gibi Robert Kolej mezunu olan çok iyi dostu Genco Erkal bu arada. O gün oynayacağı oyuna kadar Tomris Uyar’ın yanında oturup ağlamasını beklemiş değerli Genco. Annesi öldüğünde ve Tomris yine ağlayamadığında bu acısını da telefon ederek Genco ile paylaşmış ve Genco Erkal o gece ödül almaktaymış.

—————————————————————————————-

Uyar, T. (2003). Gündökümü – Bir Uyumsuzun Notları I. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

Categories: Diğer, Edebiyat, Psikoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Disleksik Solak Tersten Yazarsa

Leonardo da Vinci’nin, solak ve disleksik olduğunu, bir de üstüne, çalışmalarına dair notları ayna yazısıyla yani sağdan sola ve ambulans yazısındaki gibi tersten tuttuğunu öğrendim. Gerçi ayna yazısının sebebini disleksiye bağlayan da var ama bazıları da kiliseye aykırı düşen fikirleri okunamasın ve başkaları tarafından çalınamasın diye ters yazmış olabileceğini savunuyor. Başkalarının okuması için yazılan yazıları düz yazıyormuş. Ne severdim çocukken tersten yazmayı. Bir de sürekli yazdığım için bu konuda ilerlemiş ve hızlanmıştım ki… Devam ettirsem Leonardo olur muydum acep?

 

 

Disleksik Ünlülerin Listesi – Famous People With the Gift of Dyslexia

Categories: Bilim, Dil, Psikoloji | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

AMATEM

AMATEM’in sadece alkol ve madde bağımlılığı değil kumar, alışveriş ve Internet bağımlılığıyla da ilgilendiğini öğrendim.

 

Categories: Psikoloji, Sağlık, Teknoloji | Etiketler: , , | Yorum bırakın

Saat Çiçeği

Muhtemelen, ‘reçetesiz satılan bir sakinleştirici’ olduğu için gençler arasında çok rağbet edilen ‘passiflora’ adlı ünlü şurubun, çocukluğumdan beri çok sevdiğim saat çiçeğinin (bazıları ‘çarkıfelek’ diyormuş) özünden yapıldığını öğrendim. Bitkisel olduğu için herkesin birbirine “zararsız bu, sen de iç” diyerek cahilce tavsiyelerde bulunduğuna çok şahit olup şaşmışlığım vardır da, ilaç olduğu için doktora danışılmadan tüketilmesine her halükarda karşı olduğum şurubun özünde yatan bitkinin masum yıllarımın saat çiçeği çıkacağını da hiç düşünemezdim tabii. Neden bu kadar beğenildiğini ve ihtiyaç duyulduğunu bilmiyorum ama bana da zamanında “iç mutlaka, yarım saate uyursun” dedikleri ilacı ne zaman denediysem zerre kadar etki etmediğini de çok iyi bilirim.

Categories: Doğa, Psikoloji, Sağlık | Etiketler: , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: