Turistik Mezarlık

Birçok ünlünün mezarının Paris’teki Père Lachaise mezarlığında olduğunu öğrendim. Örneğin: Jim Morrison, Oscar Wilde, Édith Piaf, Chopin, Balzac, Proust, Maria Callas, Sarah BernhardtIsadora Duncan, Bizet, Yılmaz Güney,  Ahmet Kaya. Tam bir heykel müzesi gibi görsel şölen sunan yeşil ve yaşlı alanı görmek güzel olur. Bir mezarlık gezmek isteyeceğim aklımın ucundan geçmezdi ama yalnız değilim. Père Lachaise tam bir turistik cazibe merkezi.

[ParisByM]

Reklamlar
Categories: Ekonomi, Mekan, Sanat, Seyahat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Chopin’in Kalbi

Ölümünden sonra Chopin’in bedeninin ve yüreğinin ayrı yerlere koyulduğunu öğrendim. Yaşamının büyük kısmını Paris’te geçirmiş olan Chopin, ölünce kalbinin ana vatanında saklanmasını istemiş. Bu dileği de yerine getirilerek Varşova’nın bir kilisesinde bulunan bir sütuna yerleştirilmiş kap içerisinde. Şimdi kalbi Polonya’da, bedeninin geri kalanı ise Fransa’da istirahat ediyor. Müzik dehasının koca kalbiyle aynı ortamda bulunmak isteyenler Varşova’da Holy Cross adlı kiliseyi ziyaret ediyor, geri kalan kısımla ilgilenenler ise Paris’teki Le Père Lachaise Mezarlığının yolunu tutuyor.

Bu bilgiyi bana öğreten Nurcan Hoca’ya teşekkür ederim. Bestecinin yaşamına dair daha fazla bilgiyi Sosyal Bilgiler Site blogundan okumayı unutmayınız lütfen.

Bu arada, ben bu araştırmayı yaparken Chopin’in ‘Cenaze Marşı’nın çalmaya başlaması da komik ama ürpertici bir tesadüf oldu 🙂

Kompozitörün izlerini sürerek Varşova’yı gezmeye yardımcı olan ‘Chopin in Warsaw’ ve ‘Selfie with Chopin’ gibi uygulamalar bile varmış. Bu da meraklısına duyurulur.

Categories: Müzik, Mekan, Seyahat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Ödüllü Yaban

“Yaban” romanının 1942 yılında CHP Edebiyat Ödülü aldığını öğrendim. Roman dalında ikinci gelmiş. Bu kitap, sınava yönelik ezberletilen maddeler arasından sıyrılıp, her Türk gencinin -gerçekten- okuması gereken eserlerden. Yaşadıklarımızı ve yaşayabileceklerimizi unutmamak için…

Categories: Edebiyat, Eğitim, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İlkokul Mezunuyla Evlenmem

Bir kadının ağzından dökülen “ilkokul mezunuyla evlenemem” lafının, koskoca eğitim kurumlarının temelini atabileceğini öğrendim. İstanbul’un iyi okullarından birinin kurucusu olan Rüstem Eyüboğlu, zor geçen çocukluğu nedeniyle okuyamamış ve küçük yaşta iş hayatına atılmış. Doğduğu Çayeli’nde ilkokulu bitirdikten bir süre sonra ailesiyle İstanbul’a göçen Rüstem Bey, onlara destek olmak için gazete satmış, ayakkabı boyamış… Garsonluktan aşçılığa kadar bir çok işte çalışmış. Derken bir kıza aşık olmuş. Fakat lise mezunu kızımız evlilik teklifini kabul etmeyince Rüstem Bey iş dünyasını biraz ileri iterek okula dönmüş. 22’sinde ortaokul sınavlarını halletmiş. 23 yaşında liseye başlamış. Veee gerisi gelmiş… Dr. Rüstem Eyüboğlu’nun heyecan verici yaşam öyküsünün detaylarını okumak için kaynaklarıma bakabilirsiniz: 

Demet Cengiz Bilgin, Hürriyet Gazetesi, 12.11.2007
Murat Aydın, Sözcü Gazetesi, 31.03.2016

Fotoğraf: Dr. Rüstem Eyüboğlu Twitter Hesabından: @rustemeyuboglu

Categories: Ekonomi, Eğitim | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Donald Duck Yasağı

Donald Duck’ın Finlandiya’da 1970 yılında yasaklandığına, yani bu sevimli ördeğin altına bir şey giymediği için eğitim devi bir ülkede halen yasaklı olduğuna, dolayısıyla çizgi filmlerinin televizyonda gösterilmesinin ve hatta çizgi romanlarının satılmasının yasak olduğuna dair bir paylaşımın uzunca bir süredir sanal alemimizde paylaşılmakta olduğunu öğrendim. ‘İlginç bilgi’ paylaşan bütün sitelerimiz ve sosyal medya hesaplarımız bunu bu kadar net bir bilgi olarak paylaşmış. Hem de ne cümleler kurarak… Yani çok aradım aksini iddia eden Türkçe bir hesap ama bulamadım. Ancak gerçek şu ki, böyle bir yasak yok! Hatta çok başarılı bir dergisi bile var: Aku Ankka (yani Donald Duck’ın Fincesi). Peki nereden çıkmış bu Daisy ile evlilik dışı ilişki yaşayan donsuz Donald hikayesi? Helsinki’de 1977’de yaşanan finansal sıkıntı üzerine yapılan toplantıda, Liberal Parti yerel temsilcisi Holopainen’in şöyle bir önerisi olmuş: Gençlik merkezleri için Donald Duck çizgi romanlarını satın almayı keselim. Para sıkıntısını çözmeye çalıştıkları için öneri kabul edilmiş ve şehir fonundan yapılan bu harcamaya son verilmiş. Ertesi yıl yapılan seçimlerde, öneri sahibi beyefendinin de aday olması, akıllara bu konuyu getirmiş ve medyanın abartılı başlıkları da devreye girince söylentiler almış yürümüş. Holopainen seçimi kaybetmiş ama Donald Duck kazanmış! Belli ki iyi reklam olmuş. Finlandiya’nın bu ünlü pekin ördeğine duyduğu sevgi katlanarak artmış.

Kısaca: Böyle bir yasak hiç olmamış!

Kaynaklar: Snopes ve The Disney Wiki (bu konuda bolca İngilizce kaynak var ve forumlarda olsun, videoların altında yazan yorumlarda olsun Fin halkı sürekli bu çizgi filmin ülkelerinde yasak olmadığını, aksine çok popüler olduğunu anlatmaya çalışmış.)

Categories: Ülkeler, Dergi, Teknoloji, TV | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kangurular İleri!

Kanguruların geriye doğru yürüyemediğini öğrendim.

Categories: Hayvan | Etiketler: , , | 1 Yorum

Doğan Kardeş Apartmanı

Doğan Kardeş dergisinin isminin nereden geldiğini öğrendim. Yapı ve Kredi Bankası’nı kuran Kazım Taşkent’in oğlunun adıymış Doğan. Çocuk yaşta Avrupa’ya yollanmış iyi bir eğitim alması için. Ancak 1939’da ölüm haberi gelir yavrucağın. Bu haberle sarsılan duayen bankacı, oğlunu bir şekilde yaşatabilmek için, onun adını vererek şirketler kurmaya başlar. İyi çocuklar yetişmesine katkı sağlamak için dergi de çıkarır. Düzeyli çocuk dergisi Doğan Kardeş onlarca yıl bu ismi başarıyla yaşatır.

İstanbul’daki güzel Doğan Apartmanı’nın ismi de aynı yerden geliyormuş. Bina, Taşkent’in şirketi tarafından alınınca ismi Doğan Apartmanı yapılmış Kuledibi’ndeki sarışın güzelin. Muhsin Bey filminin çekildiği bina da burasıymış. Ayrıca başka filmlerin sahneleri ve Deli Deli Kulakları Küpeli gibi şarkıların klipleri de Doğan Apartmanında çekilmiş. Doğan kardeşimizin adı birçok şekilde yaşatılmış. Ama yine de… Keşke Taşkent oğlunu evine yakın bir okula yollasaymış 😉

Yaşayan Mekanlar – Doğan Apartmanı Belgeselini de izlemenizi öneririm.

Categories: Dergi, Edebiyat, Eğitim, Mekan, Seyahat, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

TAC

Şu kişilerin Tarsus Amerikan Koleji’nde eğitim aldığını öğrendim: 

İstemihan Talay,
Ayhan Sicimoğlu,
Cengiz Çandar,
Tuncel Kurtiz,
Mete Akyol,
Oral Çalışlar,
Sabancıların bir kısmı 🙂

Categories: Eğitim | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Zebercet

Zebercet taşının, ismini Kızıldeniz’deki Zebercet Adasından aldığını öğrendim. Daha doğrusu, Mısır’ın güneyine düşen bu adadan zebercet çıkarıldığı için Arapça ‘Zebercet’ denmiş. Zebercet, yeşil bir taş.

Ayrıca Kadıköy’de ‘Zebercet’ isminde bir sahaf varmış. ‘Zebercet’ adında bir müzik grubumuz da varmış gerçi artık ama bence bir kitabevi için gerçekten çok başarılı bir isim seçimi.

Categories: Coğrafya, Doğa, Edebiyat, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Koca Kentin Kitap Kulübü

Viyana’da her yıl ‘Eine STADT. Ein BUCH.’ adında bir etkinlik gerçekleştirildiğini öğrendim. ‘Bir KENT. Bir KİTAP.’ olarak çevirebileceğimiz bu etkinlik kapsamında belirlenen bir kitap ücretsiz olarak halka dağıtılıyormuş. Sınırsız değil elbet, ama nüfusu iki milyonu bile bulmayan kentte 100.000 bedava kitap bence son derece harika bir miktar. Yazarın wordpress blogundaki etkinlik listesinde ‘öğrencilerle tartışma’ ve ‘yazarla sohbet’ de var. Ne diyeyim? Ben daha üç kişi bulup bir kitap kulübü yapmayı başaramıyorum kendi kentimde, âlem şehirce organize olup kitap okuyor, tartışıyor. Tabii bu şehircilik başarısını göz ardı etmemek gerek. İşte kitap okumayı sevdirecek, teşvik edecek örnek bir çalışma. Ayrıca bu etkinlik sadece Viyana’da değil dünyanın başka şehirlerinde de yıllardır gerçekleştirilmekteymiş.

Bu harika projeden beni haberdar eden kitap dostu İrem Hölzl’e çok teşekkür ederim. Dilveedebiyat.com sitesinden bu konudaki yazısını okuyabilirsiniz: Yola Çıkmak

Bu sene seçilen kitabın Amerikalı yazarının kendi blogunu inceleyebilirsiniz: Stewart O’Nan

Etkinliğin resmi sitesine bakabilirsiniz: Eine STADT. Ein BUCH.

Dublin kent konseyinin her yıl Nisan ayında gerçekleştirdiği ve başkentle ilgili bir kitabı geniş kitlelere okuttukları ödüllü inisiyatifine delirebilirsiniz: Dublin One City One Book

Ya da hiçbir şey yapmayabilirsiniz… 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Categories: Antalya, Ülkeler, Edebiyat, Etkinlik, Kültür, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Kolyoz

Kolyoz adındaki bir balığın tadını öğrendim.

Categories: Hayvan, Yiyecek | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Dövmesi Olan Giremez

Japonya’da ‘onsen’ denen kaplıcalara girebilmek için vücudunuzda kesinlikle dövme olmaması gerektiğini öğrendim. Ayrıca, şifa niyetine kullanılan bu sıcak su havuzlarına girmeden önce iyice bir yıkanmanız ve sıcak su havuzuna çıplak girmeniz gerekiyormuş. Dövmeyi saklama şansınız da yok yani. 

Onsen… Dövmen varsa girme sen 🙂

Bu bilgiyi bana öğreten Minimalist Günlük sahibi Pelin Hanım’a teşekkür ederim. Japonya hakkında izlenimlerini okumak ve fotoğraflarına bakmak için blogunu ziyaret edebilirsiniz.

Categories: Ülkeler, Kültür, Sağlık, Seyahat, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Akraba Sarkozy

Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Sarkozy’nin geçmişinde Osmanlı izleri olduğunu öğrendim. Sarkozy’nin anne tarafından dedesi Ascher Mallah Effendi, 1880’de Selanik’te doğmuş bir Osmanlı vatandaşıymış. Isabella ve Ferdinand’ın 1492’de imzaladığı Elhamra Kararnamesi ile ülkeleri İspanya’dan kovulan Yahudilerdenmiş ataları. Osmanlı padişahının davetiyle topraklarımıza yerleşmiş Mallah Ailesi. Yani 15.yüzyılda Osmanlıya sığınan Sefarad Yahudilerine dayanan kökleridir eski başkanı Selanikli bir Yahudi torunu yapan. Güzel Carla Bruni’nin de nihayetinde bizden bir adama vardığını düşünmeyi sevecekler için de ‘Osmanlı torunu’ olduğunu söyleyebiliriz belki. Ascher Mallah, Galatasaray Lisesinden yani o zamanki ismiyle Mekteb-i Sultani’den mezun olmuş. Daha sonra Bay Mallah Fransa’ya gitmiş. Evlenip Katolik olmuş. Çocuklarından birisi Sarkozy’nin annesi. Aynı kaynağa göre, Sarkozy’nin babası da Osmanlı’ya karşı çarpışmalardaki rolüyle ünlenerek terfi etmiş bir atanın da dahil olduğu Macar sülalenin oğlu 😀 Bu durumda kendisine hâlâ ‘Osmanlı torunu’ diyebilir miyiz, bilemedim.

Ascher Mallah Effendi’nin doğum tarihi ve mezun olduğu lise bazı kaynaklarda daha farklı verilse de durumun özünü anladık sanırım.

Kullandığım Kaynak: The Contrarian Progressive

Daha önce de “Akraba Napolyon” başlıklı yazımda İmparatorun eşi Joséphine‘in Osmanlı ile bağlantısından bahsetmiştim. “Bizim gelin” öykülerini sevenlere… 😀

Categories: Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Narmanlı

Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Dietmar Friese’nin de bir dönem Narmanlı Yurdu’nun misafiri olduğunu öğrendim. Atölyesi varmış bu handa.

[Umut Mete SOYDAN]

19.yüzyılın ilk yarısında inşa edilen yapı, Narmanlı Han ismini almadan yıllar önce Rus Konsolosluğu imiş. Sefaret, çeşitli amaçlarla kullanmış binayı. Hatta sürgündeki Troçki’nin bile Büyükada’da yaşadığı köşkten önce burada olduğu söyleniyor. Derken Narmanlı Kardeşler almış yapıyı 1933’te. Onların ev sahipliğinde şairler, yazarlar, heykeltraşlar, ressamların ikametgâhı olmuş Narmanlı Han. Düşük ücretle stüdyo ve pansiyon olarak kiralamışlar odalarını. Evleri ve/veya atölyeleri Narmanlı Han’da olduğu için bir dönem burada yaşamış isimler arasında sayılanlardan bazıları şunlar: Ulus Gazetesi temsilcisi Neşet Atay, Tatyana Moran, ‘Fosforlu Cevriye’nin yazarı gazeteci Suat Derviş, Fidzek Karoly. Bir de onların misafirleriyle tam anlamıyla bir sanatçı yuvasıymış Narmanlı Han. Ama işte göçmüş hepsi birer birer… Ne Tanpınar kalmış ne Berger… Ne avluda barınan onlarca kedisi kalmış, ne bahçesinde akasyalar ne de yıllara meydan okuyan bekçi ve noter…

Üstteki fotoğraf, SALT Online’daki Eliza Day arşivinde yer alıyor. Yer, Aliye Berger’in Narmanlı Han’daki atölyesi. Poz veren kişi, bu blogda yayınladığım ilk yazıda bahsettiğim keman virtüözü Ayla Erduran. Arkasındaki tablodaki beyefendi, hem Ayla Hanıma hem de Aliye Hanıma keman dersleri veren Macar keman sanatçısı Karl Berger. Yani Aliye Berger’in kocası. (Fotoğraf kaynağı: saltonline.org)

Bilmeyenler için ekleyelim: Ressam ve gravür sanatçısı Aliye Berger, aynı zamanda Halikarnas Balıkçısının da kardeşidir.

Küçük bir not daha: Troçki’nin Meksika’da yaşadığı ev bugün müze olarak kullanılmakta ve her gün birçok turist tarafından ziyaret edilmektedir.

Categories: Edebiyat, Ekonomi, Kültür, Müzik, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Yetmese de…

Antalya’da bir parka Büyüknohutçu çiftinin adının verildiğini öğrendim. Seviyorum belediyemizi.

Categories: Antalya, Doğa | Etiketler: , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Nike

Nike’nin ‘kanatlı tanrıça’ olduğunu öğrendim. Bir elinde defneden yapılma taç, diğerindeyse zaferi simgeleyen hurma dalı tutan, çok hızlı koşan ve hatta uçan hanımefendi, gücün, süratin ve zaferin tanrıçası. Kalkıştıkları işlerin zaferle sonuçlanması için güce ve hıza gereksinen eski Yunan insanları Nike’ye yakarırmış. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın varmış yani 😛

Aslen Side antik kentinin hamamlarından biri olan ve bugün harika bir müze olarak hizmet veren Agora Hamamı’nda bulunan heykelin yanında şu bilgi yer almakta: “Nike, zafer tanrıçasıdır. Hızla uçan bir kız olarak canlandırılır.”

Güce’ tapan ve ‘zafer‘ kazanmayı her şeyden çok önemseyen insanlarla dolu bu tuhaf ‘sürat‘ çağında, en lazım olan tanrı da Nike imiş demek ki…

Categories: Antalya, Kültür, Sanat, Seyahat, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yine Atatürk

Atatürk’ün, Türkiye’de arkeoloji çalışmaları yapacak insan yetiştirilmesinin sağlanması amacıyla yurt dışına devlet bursuyla öğrenciler gönderilmesini istediğini öğrendim. Arkeoloji alanında yaptığı onlarca çalışmanın yanı sıra Side ve Perge kentlerinin gün ışığına çıkması konusunda da çok şey borçlu olduğumuz Arif Mansel de bu burslu öğrencilerden biriymiş.

Ülkede ‘arkeoloji yapacak yetişmiş insan’ eksikliği konusunu çözen kişi de Atatürk olmuş yani. Diğer tüm sorunlar çözülüp de arkeolojiye sıra gelmesini beklemeden… Bu konunun da önemli olduğunu bilerek…

Categories: Antalya, Bilim, Eğitim, Kültür, Sanat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , | 8 Yorum

Yazgı

Zeki Demirkubuz’un, “Yazgı” filmini, Fransa’nın sömürgesi altındaki Cezayir’de doğmuş yazar Albert Camus’nün “Yabancı” romanından esinlenerek senaryolaştırdığını öğrendim. Seyretmem gereken bir film daha çıktı.

Categories: Edebiyat, Sinema | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Troçki Baltası

Troçki’yi öldüren buz baltasının, Washington Uluslararası Casusluk Müzesi’nde sergileneceğini öğrendim. 😮

 

Categories: Güncel, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Murdoch Kitaplarındaki Sorun

Iris Murdoch’ın son kitabının, yazarın Alzheimer’ın erken evrelerinde olduğunu gösterdiğini öğrendim. Eleştirmenlerce ‘çok basit’ bulunan, hatta bir ergen kızın yazabileceği tarzda diye nitelenen son romanı, o zamanlar henüz tanısı konmamış olan hastalığının habercisiymiş aslında. Konu hakkında araştırma yapan İngiliz ekip, yazarın farklı dönemlerde kaleme aldığı üç romanını incelemiş: İlk yayınlanan kitabı, kariyerinin en parlak dönemine ait ödüllü bir kitabı ve Alzheimer teşhisi koyulmadan önce çıkan son kitabı. Bilgisayarda metin-analiz yazılımı kullanarak yapılan bu incelemede, kullanılan sözcük çeşitliliğine bakılmış. Dijital ortama aktarılan kitaplarda kullanılan sözcükler listelenmiş ve her birinin kaç kez kullanıldığı, kelime türleriyle birlikte kaydedilmiş. Kısaca söylemek gerekirse; son kitabında dil bilgisi yönünden hiçbir problem olmasa da kelime çeşitliliğinin azaldığı ve dilinin basitleştiği tespit edilmiş. “The Sea, The Sea” (Deniz Deniz) kitabında alışılmışın dışında sözcüklerle karşılaşılmasına rağmen son roman olan “Jackson’s Dilemma” (İkilem) çok sıradan sözcüklerden oluşuyormuş. Uzmanlar bu durumun, Alzheimer’ın dil üzerindeki etkilerinin erken aşamalarına uyduğunu belirtmişler. Kişinin sözcükleri sürekli ‘dilinin ucunda’ hissedip bir türlü bulamaması ve dağarcık azalması problemi, cümle kurma sorunlarından önce gelirmiş. Bu arada “İkilem” kitabını tamamlama sürecinde Murdoch şaşılası bir biçimde yazma sıkıntısı yaşamış yani tıkanma, yazamama sorunu baş göstermiş. Bununla ilintili olarak da, hastalığının, bilişsel becerilerini ele geçirmeye başlamış olması açıklamasını getiriyor uzmanlar. Zaten ortaya çıkan eser için eşi bile ‘sanki Murdoch yazmamış gibi’ yorumunu getirmiş.

Son kitabı 1995 yılında çıkan yazar dört yıl sonra öldü.

Kaynak: UCL News, 1 Aralık 2004

Categories: Bilim, Dil, Edebiyat, Sağlık | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Londra’da İstanbul Nostaljisi

Fikret Otyam, Tuncel Kurtiz, Birol Kutadgu, Fatih Akın ve Işıl Özgentürk gibi isimlerin İstanbul’da tercih ettikleri ortak bir mekan olduğunu öğrendim. 12 Nisan 2007 tarihli ‘Yaşayan Mekanlar‘ programında anlatıyorlar ‘Büyük Londra Oteli’ne duydukları sevgiyi. Ressam Kutadgu, Yalıkavak’taki Geriş Köyü’nde yaşar ama kış aylarını Londra Oteli’ndeki odasında geçirirmiş. Tuncel Kurtiz, Edremit’te bir köyde yaşamasına rağmen Londra Oteli de İstanbul’daki eviymiş. Çekimler için gelip bu oteli mesken tutmuş diğer yönetmenler de Işıl Özgentürk ve Fatih Akın. Hatta Akın, bazı filmlerini burada çekmiş. Yabancı yönetmenlerin de gelince tercih ettiği bir yermiş. Ama beni asıl heyecanlandıran detay, Hemingway’in de 1922 yılında bu otelde kalmış olmasıdır.

‘Büyük Londra Oteli’ ya da nedense Fransızca olan ismiyle ‘Grand Hotel de Londres’, İtalyan asıllı zengin bir Levanten aileye aitmiş eskiden. Sadece Orient-Express ile İstanbul’a gelen Avrupalı turistleri değil, Pera’da yerleşmiş Levanten ve azınlık aileleri de ağırlıyormuş. 1930’lardan sonra Yunan asıllı bir ailenin yönetiminde bulunan otel 6-7 Eylül olaylarından da nasibini almış.

Ve böylece… çok görmüş geçirmiş bu mekanı ziyaret etmeyi de ‘İstanbul’a Gidersem Yapacaklarım’ listeme dahil etmiş bulunuyorum. 1967’de Adanalı bir ailenin satın aldığı Londra Oteli’nde İstanbul nostaljisi yapmak şart oldu.

***********************************

Kaynak: Yaşayan Mekanlar Programı, ‘Büyük Londra Oteli’ Bölümü, İz TV, 12 Nisan 2007
Hazırlayan ve Sunan: Nazmiye Karadağ
Internette Paylaşan: Sinan Genim, 3 Şubat 2013

Categories: Ekonomi, Kültür, Mekan, Sanat, Seyahat, Sinema, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Vallahi Doğru

Kendi söylediği yalana inanma hastalığına ‘mitomani‘ dendiğini öğrendim.

Kaynak: PeDeR Bey

Categories: Psikoloji, Sağlık, Teknoloji | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Giritliler 2

Varını yoğunu Girit’te bırakıp Anadolu’ya göçmüş ailelerin Side’de büyümüş torunlarından birinin de Ali Barut olduğunu öğrendim. Antalya’da Lara tarafına gelindiğinin göstergesi olan Dedeman Oteli binasının 2014 yılından beri yeni sahibi. Yani çocukluğumun Antalya’sına dair anımsadığım tek bina, daha benim Antalya’ya yerleştiğim sene yeni Akra Barut olmuş. 

Ali İhsan Barut ile yapılan röportajı okumak için: Turizm Güncel, 09.05.2013

Girit kökenli Sideliler hakkında yazdığım diğer yazım için: “Side’de Giritliler

Categories: Antalya, Ekonomi, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Frieseler

Side’deki Giritlileri araştırırken izlediğim Kalimerhaba belgeselinde şakır şakır Türkçe konuşan Alman heykeltraş Dietmar Friese’nin, flamenko öğretmenim olan muhteşem dansçı Deniz Friese’nin dedesi olduğunu öğrendim.

Bay Friese, 1955 yılında otostopla Türkiye’ye gelmiş, 1957’de Fatma Hanımla evlenip Beyoğlu’nda atölye açmış, 1961’de Side’yi görüp aşık olmuş. Oraya yerleşmeyi kafasına koyan çift bu hayalini gerçekleştirmek için elinden geleni yapmış ve nihayet başarılı olarak 1960’lı yıllarda Side’ye yerleşmiş. Bir de kafe açmışlar burada. İşte bu ‘Apollonik’ kafede büyüyen öğretmenim Deniz Friese’nin yaşamını da sanat kokan kafede her gün çalınan ezgiler şekillendirmiş.

Tabii burada beni asıl heyecanlandıran konu, Side’nin korunması için çok önemli çalışmalar yapmış kişilerden birinin, çok takdir ettiğim bir başka insanla bağlantılı olması oldu. Yani tam da bu günlerde yoğunlaştığım konu. Tesadüfün böyle tatlısı! Hatta Side’ye gidip Apollonik’te oturdum ve menüde öğretmenimin isminin de yazılı olduğunu görüp çocuk gibi sevindim.

Bay Friese, tarihi eserlerin restorasyonunda gönüllü çalışmış, kültür varlıklarını koruyabilmek için hizmet vermiş, danışmanlık yapmış. 2016 Ekiminde vefat edene kadar, yani yarım asır boyunca kendini Side Müzesine adamış. Müzedeki eserlerin korunması ve bakımıyla ilgili ayrıntılı raporlar hazırlayıp bakanlığa yollamış. Kendinden sonrasını da düşünerek, heykel onarabilecek öğrenci yetiştirmiş.

Dietmar Friese… Ressam Max Friese’nin oğlu… Aliye Berger gibi, güzellikleri yüreğinde yaşayan insanların dostu… Öğretmenimi de tanısanız, genleriyle devraldığı, görüp hissederek özümsedikleriyle içine nakşettiği ışıltılı güzelliğini ve bunun sanatına yansımasını gönül gözünüzle görebilirdiniz… İnsanın sizi dinlerkenki bir samimi kıvrılışında gizli geldiği ailenin değer yargıları… İşte bu kadar basit… Ve bir o kadar karmaşık…

*******************

Kaynaklarım:

Tamay Açıkel Söyleşisi, 5 Nisan 2007 
Azulmavidergi

Fotoğraf: Kumbara Haber

 

Categories: Antalya, Ekonomi, Kültür, Müzik, Mekan, Sanat, Seyahat, Tarih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Side’de Giritliler

Suat Şakir Kabaağaçlı’nın, Side’nin dünyaya tanıtılmasında büyük emeği geçtiğini öğrendim.

Tarihinin İ.Ö. 7. yüzyıla dayandığı düşünülen Side, İ.S. 5 ve 6. yüzyıllarda en parlak devrini yaşamış. Bu gelişim 7.-9. yüzyıllar arasında Arap akınları ile son bulmuş ve kent önemini yitirmiş. Şehrin, büyük bir yangın ve birçok deprem geçirdiği kazılarda ortaya çıkmış. Arap istilası ve korsanlar bir taraftan, doğal felaketler diğer taraftan Pamfilya’nın yıldızını söndürüvermiş. Kent zamanla terk edilmiş. 13.yy’da Selçukluların, 14.yy’da da bazı Anadolu Beyliklerinin egemenliği altında olmasına ragmen, Side’de bu dönemlerde de yerleşim olmamış. Selçuklular gibi Osmanlılar da Side’de oturmadıklarından, yarımada üzerinde bu kültürlerin izleri yokmuş. Yani yaşadığı felaketlerle terk edilerek önemini yitiren ve yıllarca bomboş bırakılan yarımada, çok değil, bundan anca yarım asır önce yeniden hareketlenip bugünkü Side turistik beldesini ortaya çıkarmış. Peki bu nasıl olmuş?

1800’lerin sonlarında, Yunan ayaklanmalarının etkileri Girit’e kadar uzanır. Girit Adasında özellikle Hanya gibi yerlerde yaşanan bol kanlı olaylar nedeniyle Girit halkından birçok kişi bütün mallarını ve hatta ailelerini bırakarak, zor şartlarda Anadolu’ya göç ediyor 1897’de. Ulaşmayı başarabilenler çeşitli bölgelere dağılıyor. Antalya’ya gelenler de önce bir göçmen kampında kalıyor birkaç yıl, ama sonra bazı köylere yerleştiriliyorlar. Bunlardan biri de Selimiye, yani Side. Yarımadaya 68 tane ev yapılarak Giritli aileler yerleştiriliyor. Tabii ne sorunlar ne göçler sona eriyor. Başka aileler de geldikçe ev sayısı artıyor. En son göçünü mübadele ile 1924’te alıyor Side.

Her ne kadar adadan geldikleri için deniz kenarında yer verildiği düşünülse de asıl açıklaması bana biraz farklıymış gibi geliyor. Geçmişte deniz kenarındaki toprakların işe yaramazlığı sebebiyle kız çocuklarına bırakılmasıyla aynı mantık bu sanki. Side de Giritli göçmenlerin yerleştirildiği istenmeyen bir bölge gibi. Manavgat’ın en fakir köyü. Geldikleri adada çektikleri inanılmaz sıkıntılar, din ve ulusçuluk adına işlenen katliamlar yetmiyormuş gibi bir de Sidemizde yani Selimiye’de neredeyse yüz yıl boyunca ciddi bir geçim sıkıntısı, açlık, yoksulluk, bataklık durumundaki limandan dolayı sıtma benzeri hastalıklardan ölen çocuklar, askere gidip de yıllarca dönememeler, bölgenin ağasından dayak yeme, emeklerinin sömürülmesi, aza kanaat getirme durumlarını deneyimliyor Giritliler. Zeytin ağaçlarından ve sağda solda bularak değerlendirdikleri otlardan oluşan mutfaklarına yıllar sonra lüks meyhanelerde sarı ablaların “woaaa Girit mutfağı” diye atlayacaklarını henüz bilmiyorlar.

Antik Side’nin kalıntılarını da Giritli çocuklar koruyormuş eskiden. Buldukları taşları okullarına götürüyorlar, müze gibi bir odaya koyuyorlarmış. Derken Side halkının başına olabilecek en güzel şey gelmiş: 1947’de Prof. Arif Mansel burada kazılara başlamış. Tüm Side halkı kazı çalışmalarına katılmış, hatta tarihi eser kaçırmakta olan bir İngilizi yakalamışlar. El birliğiyle Side’yi tarihin derinlerinden güneş ışığına çıkarmışlar yeniden. Hasan Karakaş, evini kazı yapanlara vererek ilk pansiyoncu olmuş. 1960’larda, gelen konukların Side’deki evlere yerleştirilmesiyle tertemiz Giritlilerin ev pansiyonculuğu macerası da ufaktan başlar. Ancak Side tanınmaya başladıkça ve gelen giden arttıkça kazı çalışmalarında güçlükler baş gösterir ve 1967’de Arif Bey Side’den uzaklaşır. 1970’lerde Suat Şakir Kabaağaçlı’nın çabaları ve yabancı diplomatların sevdalarıyla Side turizm merkezi hâline gelme yolunda adım atar. Suat Bey’in, Fransız hanımıyla birlikte Side’ye yerleşip ilk küçük oteli açtığı söyleniyor kaynaklarda: Pamfilya Pansiyon. Beldenin dış dünyaya açılmasını sağlayan Suat Bey emekli diplomatmış. Yöre halkını ev pansiyonculuğuna teşvik ettiği, konukları arasındaki bazı kalburüstü Avrupalıları bile komşu evlere yerleştirerek pansiyonculuğun öğrenilmesine ve gelişmesine büyük katkıda bulunduğu söyleniyor. Halk, evlerinin yanına ek odalar yapmaya başlamış. 1975’ten sonra artık küçük işletmeler varmış.

Ardından başlayan süreç, her şeyleri yıkıp oteller yapmaya ve en nihayetinde günümüzün çok yıldızlı her şey dahil otellerine kadar varıyor. Torunlar kendi ‘kıymet bilme’ anlayışını getiriyor. Mülkler el değiştiriyor.

Yani… Bodrum’a büyük emeği geçmiş Girit kökenli Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kardeşi Suat Şakir Kabaağaçlı da Side’nin dünyaca tanınması konusunda büyük çabalar sarf etmiş. Onlarca yıllık geçmişe ve bir de bugüne bakınca tekrar düşünüyor insan tabii iyi mi yapmış ki acaba diye.

******

Side‘ yazılarım

Girit‘ yazılarım

Yunan‘ yazılarım

Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ yazılarım

******

BU YAZI İÇİN KULLANDIĞIM BAŞLICA KAYNAKLAR:

antalyamiz.com

Kalimerhaba Side Belgeseli (Giritliler), Ağustos 2013, Giritliler Derneği [M. Savaş Güvezne yönetmenliğinde, Side Belediyesince 2004 yılında hazırlanan Kalimerhaba Side Belgeselinden üç bölüm]

Hüseyin Cimrin, Sabah Gazetesi, 14.11.2016

Categories: Antalya, Ekonomi, Kültür, Seyahat, Tarih, Yiyecek, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Side = Nar

Antik kent Side’nin isminin ‘nar‘ anlamına geldiğini öğrendim.

Categories: Antalya, Dil, Kültür, Seyahat, Yiyecek | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Gemi Aslanı

Gemilerin önünde bulunan figüre ‘gemi aslanı‘ dendiğini öğrendim. TDK ise ‘gemi aslanı’ için “hiçbir işe yaramayan adam” açıklamasını yapıyor. Hmmm… Tartışmalı bir mevzu.. Derin konu..

Onu bilmiyorum da geminiz olsa önüne nasıl bir gemi aslanı yerleştirirdiniz, merak ettim doğrusu.

Categories: Dil, Diğer | Etiketler: , , , , , , , , | 6 Yorum

Tera

Tera’nın ‘trilyon’ anlamına geldiğini öğrendim. Şu önekleri ise hemen hemen herkes biliyordur herhalde:

 

kilo = bin
mega = milyon

Categories: Bilim, Dil, Teknoloji | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Sünnete Son

Burkina Faso’da kadın sünnetinin yasaklanmasını sağlayan kişinin de Sankara olduğunu öğrendim. Thomas Sankara, Burkina Faso için ve hatta tüm Afrika için çok önemli çalışmalara imza atmış Devlet Başkanıdır. 1983-1987 yılları arasında başkanlık görevinde kalmıştır. Bu kadar değerli fikirleri ve icraati olduğu için de tabii ki bir takım güçleri çok rahatsız etmiş, dolayısıyla öldürülerek görevden alınmıştır.

Fransız sömürgesi oldukları zamanki ismi atıp ülkeye ‘Burkina Faso’ yani ‘başı dik insanların ülkesi’ adını veren de Sankara’dır.

Fakir insanların varlığından dolayı herhangi bir lüks harcama yapmaktan aşırı utanan Sankara, devletin başına geçtiği gibi önce kendi maaşını düşürmüş ve Mercedes makam arabalarını kaldırtmış. Bir uçağın her tarafının aynı anda havalanacağı ve varılması istenen noktaya aynı anda ineceği mantığıyla, birinci sınıfta seyahat edilmesine karşı çıkarmış.

O vakte kadar fazla ayrıcalıklı yaşamış sömürgenlerin rahatını biraz bozmuş tabii. Aslında yapmaya çalıştığı tek şey, ülkesini, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olmaktan kurtarabilmekmiş. Başka devletlere el açmadan Burkina’daki kaynakları işleyerek kendilerine yetebileceklerini anlatıp durmuş. Yerli malı kullanımına yüreklendirmiş. Pamuğu ülkede yetiştirilmiş, ülkede dokunmuş kumaşlardan yapılma yerel giysiler giymeye çağırmış. İngilizce belgeseli izlerseniz görürsünüz, toplanmış onu dinleyen kalabalıkta tespit ettiği, tişörtünde Lewis filan yazan insanları yanına çağırıp çok sevimli bir suratla azarlıyor resmen. Çok espritüel bir insan olsa da zavallıcıklar ne utanmıştır.

Halk, demiryolu hattını bile elleriyle döşemiş. Öyle bir güç, bir enerji, bir iyimserlik ve inanç aşılamış insanlara.

Okur-yazarlığı artırmış. Ağaçlandırma çalışmalarıyla kurak bir ülkeyi hayata döndürmüş.

“Kadınlar özgürleşmedikçe sosyal devrim gerçekleşemez” diyen Sankara, ülkesi Burkina Faso’nun kadın hakları konusunda da ilerlemesini sağlamış. Hükümete ve askeri görevlere birçok kadın dahil etmiş. Liderlikler vermiş. Zorunlu evliliğin ve çok eşliliğin önüne geçilmesi çalışmalarının yanı sıra doğum kontrolünün yaygınlaştırılması konusunu da önemsemiş. Hamile kalan kızların okuldan uzaklaştırılmasıyla ilgili bir konuşmasında “mezun olmak üzere bile olsa kız öğrenciyi atıyorsunuz ama buna sebep olmuş erkek öğrenciye bir şey yapmıyorsunuz ve o, bebek yapmaya devam edebiliyor” diyor.

Bu yaşam öyküsünün en üzücü yanı da Sankara’nın eski dostu tarafından öldürtülmesidir. Bakanı ve hükümetin ikinci adamı Compaoré tarafından, otuz yıl önce bir Ekim gününde öldürülür Sankara ve adamları. Üstelik başına geleceklerden haberdar olan Sankara’ya bu kişinin tutuklanması emrini vermesi söylendiğinde arkadaşına ihanet etmenin kendisine yakışmayacağını söyler. Darbeyle başa gelen arkadaşı ise dostuna ihanetinden belli ki pek rahatsızlık duymaz. Sankara’yı büyük bir özlemle anmakta olan Burkina Faso halkı 2014 yılında ayaklanarak bu sözde arkadaş Compaoré’yi istifa etmek zorunda bırakır.

Sünnete dönecek olursak… Sankara’nın ölümünden sonra, pek çok şey gibi, kadın sünnetlerini (FGM) kontrol altına alan politikalar da unutulmuş. 1996 yılında yeniden yasaklansa da uygulamaya pek geçememiş. Demek ki neymiş…

Kaynaklar:

The Burning Spear – Yejide Orunmila – Jun 13, 2017

* Belgesel Film: Thomas Sankara: The Upright Man (2006), Robin Shuffield (İngilizce)

[Ümit Kıvanç, üstte linkini verdiğim İngilizce videonun bazı bölümlerini Türkçe alt yazı ile şu videosuna eklemiş: Burkina Faso, Thomas Sankara (2009, 2014)]

[JAH FIYAH]

Categories: Ülkeler, Ekonomi, Eğitim, Kültür, Müzik, Seyahat, Sinema, Tarih, İnanç | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Enrico Macias

Fransızca parçalarıyla tanıdığımız Enrico Macias’ın Cezayirli olduğunu öğrendim. O yüzden Arapça şarkıları da öyle güzel söylüyormuş.

[Jack McHammer]

Categories: Müzik | Etiketler: , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: